Puan vermedi·152 syf.····Okunma: 19 Temmuz 2019 15:00 “Cevdet Kudret ödülünü alan ‘Bin Hüzünlü Haz’ beni en çok üzen kitabım oldu. Bir yayınevinden, ‘Sen bunun etini, yağını, suyunu, tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. Bir oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. Dehşete kapıldım. İyi yapıt, zaten edebiyat dışıdır. Yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının dışına fırlamış bir yapıttır. Daha sonra edebiyata dönüşecektir.”
2000 yılında bir söyleşide kitabını ve edebi yapıttan beklentisini böyle anlatmıştı bol ödüllü yazar Hasan Ali Toptaş. Kitabının çok baskı yapması, her okura ulaşması ve okunması da onu çok ilgilendimemiş hatta her okurun kitabını beğenmesini de istememiş: “...herkese ulaşmak istemem doğrusu. Bu mümkün değil gibi geliyor bana. Çünkü herkese ulaşılabiliyorsa bir tuhaflık var demektir. Bilge Karasu'yu, Oğuz Atay'ı sevenle Kemal Tahir'i seven, iki kitaba da aynı ilgiyi gösteren bir okur, bana biraz tuhaf geliyor.“ Yazarın bu görüşüne tümüyle katılıyorum; insanların bir tarzı olması ve bu bağlamda da seçici olmaları gerektiğine inanırım. Üstelik belki de kitaplarının ulaştığı okurları bu açıdan ayrıcalıklı bir konuma oturtuyor ki bence haksız da değil.
Aynı söyleşide “Saçımı başımı yola yola yazıyorum.” demişti ve kitaba başladığımda yazarın neden böyle dediğini anladım: “Evet, anlamıyordum. Tayfalar da anlamıyorlardı gerçi; güvertenin kenarına tutunup muşambaların maviliğine doğru yarı çıplak birer boğa gibi eğiliyorlar, her biri yelken genişliğindeki elleriyle rüzgârın uğultusunu aralıyorlar ve ufku seyredercesine gözlerini kısıp dikkatle ihtiyarlara bakıyorlardı. Herhâlde onlara göre, o sırada okyanusun ıssızlığında sürüklenen, içleri beyhude çırpınışlarla dolu, çürük birer sandala benziyordu ihtiyarlar. Ya da unutmak istedikleri yara izlerine benziyorlar, kan kokusu almış köpekbalıkları gibi gibi hızla yaklaşıyorlar ve yaklaştıkça irileşip korkunç bir hâle giriyorlardı da, tayfaları boş yere telaşlandırıyorlardı.”
Sözcüklerden, tümcelerden, betimlemelerden oluşan koca bir dağın altında kafam karışık ezilmiş gibiydim. Sanki Çok konuşan, ama hiçbirşey anlatmayan birisiyle karşı karşıyaydım. Yer, zaman, kişi olmayan, zaman ve yer tanımayan, alıştığım kurgusal roman dünyasının bilindik ve güvenlikli ortamından uzakta, neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Diğer bir deyişle bildiğim o kurgusal atmosferi solumuyordum; baş kişi yoktu, zaman belirsizdi, sürekli değişen mekânlar ayaklarımın altından kayıyor gibiydi. Benzetmeler dünyasında başım dönmüş bakınırken , yazar satır aralarında bana, “Postmodern roman dünyasına hoş geldin sevgili okur!” diyordu.
Şehrin varoşlarının suç, ahlaksızlık, şiddet kokan ara sokaklarında başlayan Alaaddin'i arama öyküsü, ortalarda beni etkileyen gizemli bir ormanda sürerken, o ormanın gizemi beni içine çekti ve orada bir taş kadar sakin ve güçlü, bir yaprak kadar doğal ve uçarı, bir akarsu gibi duru ve akışkan oldum. İlk kez bu bölümde kendimi kitabın akışına bırakabilmiştim çünkü: “Kıpırtıların sesi bendim sanki, yaprak hışırtılarının şekli bendim, sonra uğultuların nedeni, ormanın ele geçirilemeyen derinliği, karanlık köşelerin kalbi, yamaçların eğimi, tepelerin yüksekliği ya da ağaç gövdelerini saran kabukların kıvrımları arasında uyuklayan gölgelerin görünürlüğü, böceklerin dağınıklığı ve onca bitkinin sıklığını sessizce aralayıp ormana sızan farklı zamanlara ve hayatlara ait birtakım...
derken, ormanın içindeyken, dışını hayal ederek çıkabileceğimi düşündüm.”
Sonra, bir görünüp bir kaybolan sisli ve hüzünlü sarayın taht odasındaki padişahın dizlerinin dibinde masal okuyan kızın dudaklarından akan sözcüklerden zamanın gizemine süzüldüm; geçmiş, şimdi ve geleceğin bir tüldeki nakışları gibi içiçe geçtiği, içinde masalsı kahramanların hayaletlerinin mırıldandığı zamanın: “...şövalyeyle birlikte yavaş yavaş kıpırdanıp ben de bilinmeyen bir şeyi arıyordum sanki ve hiç kuşkusuz bu kez de, belirsizliğin bilgeliğine erişmiş soylular soylusu bir şövalyenin çılgınlıklarıyla dolu, yepyeni bir cümleye dönüşüyordum.”
Benim için okunması, anlamlandırması oldukça güç bir roman oldu Bin Hüzünlü Haz. Hiç tanımadığı,yüzünü görmediği ama her nasılsa adını bildiği bir insanı aramanın, belki de bir süre sonra bu arayıştan vazgeçtiği duygusunun mantıksal temelini çözmeye çalışırken, yazarın son derece öznel betimlemeleri kitabı ve doğal olarak beni bir, hatta birçok bilinmeze sürükledi ve onunla birlikte yönümü ve yolumu kaybetmeme neden oldu. Yukarıda anlattığım nedenleri düşündüğümde buna roman demek ne kadar doğru, ondan da emin değilim. Bir yazarın, doğum yapan bir anne gibi sancılar içinde bir eser dünyaya getirdiğini hissettim okurken, yazdıklarını anlamaya çalıştım. Bana uzak bir yazın tarzını anlamlandırmaya uğraşırken, başka bir gezegende bir yandan nefes almaya, diğer yandan oraları keşfetmeye çalışan bir uzay kaşifi gibiydim.
Şu an için konu ile yoğun ve derin (hatta karmaşık demeliyim) betimlemeler açısından kitabın bana hitap etmediğini hissetsem de, yazarın emeğine, çabasına, sözcükleri kullanmada ve bir araya getirmedeki inanılmaz yaratıcılığına ve ustalığına derin bir hayranlık ve saygı duydum. İlerleyen zamanlarda yeniden okunmak üzere kitaplığımda yerini aldı Bin Hüzünlü Haz. Ve şunu anladım ki yazarın ilk okuduğum kitabı bu olmamalıydı.
Hasan Ali Toptaş'a gelince: “Bir önce yazdığım romana benzeyecekse yazmıyorum zaten.” diyen yazarın önceki ve sonraki eserlerini okumak için fena halde merak ve istek duymaya başladım diyebilirim, sırf kendine meydan okuduğu bu sözüyle beni kışkırttığı için belki de.