Puan vermedi·271 syf.····Okunma: 07 Ağustos 2019 23:28 Ruhun varlığına inanır mısınız ? Eğer hayırsa cevabınız beden denen şu mekanizma günü gelince kendini kapayacak -en azından dış bir müdahale olmadığı sürece aksi takdirde daha da erken işlevini yitirebilir- ve biz tıpkı uzun bir uykuya yatmışçasına gideceğiz bilinç aleminden.
Eğer hayır ruh olmaz olur mu derseniz bu da başka sorular doğurur.Peki beden artık çalışamaz duruma gelince o ruha ne olacak ? Iyi bir yere mi gidecek, cennet ve cehennem kavramları gerçek mi yoksa ? Tüm bunlara asırlardır net bir cevap verilebilmiş değil.Bir paragrafta da bulunamaz o yüzden.Varmak istediğim nokta da cevaplar değil aslında sorular daha ilginç kılar yaşami.
Ruha inanıyorsak eğer ve bir gün çekip giderse o bu diyardan onu gittiği gibi geri getiremez miyiz ? Yaşamı tekrar çağırmak me kadar imkansız ? Bir yolunu bulmak sadece rüyaların işi mi ?
Peki ya peri masalları ? Hayal gücü biraz da gerçeklerden beslenmez mi ?
Kafanızı bulandırdıysam affınıza sığınırım.Sadece Gotik edebiyat benim için hem çok yeni hem de çok zevkli bir alan.Karalık ve yer yer fırtınalı havasında sayfaları arası dolaşmak son derece zevk verici benim için.O yüzden bu edebiyatın en önemli eserlerinden Frankenstein söz konusu olunca birkaç soruyla başlamak istedim.
Öncelikle kitabın yazarı hakkında ufak bir bilgi vermek istiyorum.Kitap Mary Shelley tarafından,yarı uyanık bir vaziyetteyken rüyasında gördüğü bir fikir sonucu ortaya çıkmış.Üstelik onun öncesi de bir hayli ilginç.Mary Shelley kocası Percy Shelley ve Lord Byron ile Cenevre Gölü kıyısındaki bir şatoda kalırken olumsuz hava şartlarından dolayı tek eğlenceleri hayaler öyküleri olmuş ardından bu öyküleri bizzat yazma yarışmasına evrilmiştir.Eş Shelley ve Lord Byron hünerlerini şiirde göstermeyi tercih etmişler bundan dolayı da çok çabuk vazgeçmişlerse de durum Mary için böyle değildir.O bu işe adeta kafa patlatmış en sonunda da bir kabus sonucu bu ölümsüz eseri yaratmıştır.
Eser fikri aklına geldiğinde 18 yaşındaydı,ilk basımındaysa 20..Kadınların 'zarafet timsali' olmaktan başka pek bir misyonunun olmasının gerekmediğinin düşünüldüğü o dönemde bu eserin gencecik bir kadın tarafından verilmesi dikkat çekicidir ve bir kadın olarak benim için çok da güzeldir.
Bir de ufak bir ekleme yapmak isterim Mary'nin şatoda beraber kaldığı Lord Byron da oldukça ilginç bir kişiliktir.Meraklılarınız varsa ufak bir araştırma yapabilirsiniz.Onun hakkında da bilgi vermek isterdim ama bu durumda yazım gereksiz uzayacaktı...
Ve gelelim Frankenstein ya da Moden Prometheus'a..
Prometheus efsaneye göre bir Titan oğlu ve Olimpos'daki ölümsüzlerden biridir.Lakin Titanların hezimetini pek kolay hazmedememiş ve de bu öfkesinin sonucu olarak insan soyunu yaratmıştır.Hal böyle olunca da romanın bu 'yaratım' süreciyle ilgili olarak bu efsane ile bağlantısı bariz..
Shelley'nin romanındaki yaratıma gelirsek; romanımızın başkahramanı genç biliminsanı Frankenstein'dır.Kitapta onun mutlu bir çocukluk geçirdiğini,hem maddi hem manevi bir bollukta olduğunu görürüz önce.Ama onun aradığı başkadır,merak eder,sorgular ve bilmek ister.Hatta daha da ileriye gider en sonunda bu bilgiyi pratiğe döker,Prometheus olur birden yani bir varlığa hayat verir.
Ama bu varlığın bir adı yoktur.Kitabın en sonuna dahi gelseniz onu tanımlamak için kullandığı 'yaratık,şeytan..' vs. gibi kelimeler dışında yaratığa bir kişilik kazandıran bir isme rastlayamazsınız.Sadece onu kabuslara konu edici tanımlamaları vardır.Frankenstein yaratığı yaratır ve hayata geldiği andan itibaren ondan nefret eder,tiksinir.Ve kaçar ondan.
Tanrı yaratığı terk eder...
Bunun kitapta bir nedeni vardır; yaratık çok çirkindir.Yaklaşık 2,5 metre boyu,siyah ağzı ve sarı gözleriyle Frankesntein'ın bakmaya dahi tahammül edemeyeceği bir haldedir.Korkunçtur ki yaşama nasıl geldiyse öyle de gitmelidir.
Yaratık bir başına kalır,önce temel ihtiyaçları olduğunu fark eder.Sonra da içerde bir şeylere ihtiyaç başlar ve biz o şeye sevgi diyoruz genelde.
Ama bulamaz çünkü bunun için korkunçtur,insanlar ona bakamaz bile.Görenler ya baygınlık geçirir ya da taşlarlar onu.En sonunda nefret eder insanlardan.Çünkü içinde bir boşluk vardır sevgi ile dolduramazsa o da onun zıttına sığınır,nefretle tutunmaya çalısır.
Frankenstein'ın sevdiği kim varsa bir bir giderler yaratığın eliyle.En sonunda Frankenstein da göçer bu dünyadan zayıf düşüp bir gemide.
Bu roman eşsizdir ve öyle de kalacak benim için.Sadece korku türüne bir eser kazandırmak değil çünkü amacı,bir yaratık üzerinden kendi soyumuz ve değelerimizle yüzleştirir bizi.Tüm kitap boyunca yaratıkla oturup sohbet eden tek bir kişi vardır o da gözleri görmeyen bir adamdır...
O yaratık gelse ve dursa karşımızda ama herhangi bir saldırı girişiminde bulunmadan,ne yapardık ? Aklımızın çok ötesinde bir sey elbette.Delirenler bile olurdu bana kalırsa.Ama konuşmayı denese ve sevgi dilense? Yine de çok çirkin değil mi sevgimize layık olmak için..
Amacım 'kitabı kapağına göre yargılıyoruz hep" demeye getirmek değil lafı.Zira bu önün ötesinde bir eser.Ne merakı için Frankenstein'ı suçlamak isterim ne de sevgisiz yaratığı.Çok daha otesinde kurcalanması gereken şeyler var.Ama orası da bunu okuyacak olanlara kalsın.
Bir de ufak bir şarkı önerim var sizlere "Herr Mannelig"
İyi okumalar ve de dinlemeler.