Kız kardeşim için bende garip bir his bırakan kitaplardan biri oldu. Jodi Picoult’un o tanıdık tarzı burada da var: bol karakter bakış açısı, duygusal yük ve sürekli sorgulatan bir hikâye. Başta klasik bir dram okuyorum sandım ama ilerledikçe işin içinden çıkması zor bir vicdan meselesine dönüştü.
Anna’nın kendi bedeni üzerindeki söz hakkını savunma mücadelesi gerçekten düşündürücüydü. Bir yandan hasta bir çocuk var ve onun yaşaması için yapılan fedakârlıklar, diğer yanda “ya ben?” diye soran bir çocuk… Okurken sürekli taraf değiştirdim diyebilirim. Anneye kızdım, sonra hak verdim, sonra tekrar kızdım. Bu gelgitler kitabı güçlü kılan şeylerden biri.
Ama bazı yerlerde duygu biraz fazla zorlanmış gibi geldi bana. Yazar sanki okuyucuyu ağlatmak için özellikle yüklenmiş gibi hissettirdiği anlar oldu. Yine de akıcıydı, sayfalar hızlı ilerledi.
Final kısmı ise… açıkçası beklemediğim bir yerden vurdu. Bitirdiğimde bir süre boş boş baktım, “şimdi ne hissetmem gerekiyor?” diye düşündüm. Herkesin seveceği bir son değil ama kesinlikle akılda kalıcı.
Genel olarak duygusal, düşündüren ama yer yer fazla dramatik bulduğum bir kitaptı. Yine de okuduğuma pişman değilim.