Kitabın başlangıcı ve olayların temeli bir salgınla bütün kentin kör olmasına dayanıyor ama bu sadece bir araç olmuş. Yazar bütün değerler, yargılar, düşünceler, ilkeler, inançlar bir olay olur da yok olmaya yüz tutarsa ne olurun cevabını aramaya çalışmış.
İçlerindeki hayvanı ortaya çıkartmak için onları körleştirmiş ve bu salgını, normal olan körlükten ayırmak için de ona farklı bir ad takmış: Beyaz körlük.
Bunu yaparken hikayenin geçtiği ülke, yaşayan millet belli edilmemiş çünkü okuyucunun bir yargıya varması istenmemiş. Yine de her türlü insandan karakterler koyulmaya çalışılmış. Küçük bir çocuk da var yaşlı bir göz doktoru da, inançlısı ve inançsızı da. Karakterler sıfatlarla belirtilmiş. Gözyaşı yalayan köpek gibi. Bu yüzden her kesime hitap etmiş; evrenselleşmiş.
Anlatım ise okumaya alıştığımız türlerden biraz daha değişik. Öncelikle paragraf yok, romanlarda alışık olduğumuz konuşma çizgileri yok, noktayla biten cümleler nadir ve hep virgülle bitirmiş. Böyle olunca da okuyucudan dikkatli okuma istiyor kitap. Konuşmaların virgülle birbirinden ayrılması ve paragrafların fazla uzun olması başta kitaba alışmamı zorlaştırsa da alışınca kitabı okumak daha kolay ve zevkli oldu. Okurken öyle bir tokat yiyorsunuz ki yazmak için ille de gösterişe gerek olmadığını aslında yorulmadan bir hikayenin nasıl da güzel anlatılabileceğine şaşırıyorsunuz.
Onca felaketten sonra bile insanın asla vazgeçemediği şeylerin yemek yeme, dışkılama ve cinsellik gerekliliği olduğunu çarpıcı bir şekilde anlıyorsunuz. Bazen yazar bizimle konuşmaya başlıyor. Dikkatli okumazsanız neredeydim nereye geldim sorusunu sorabiliyorsunuz kendinize. Yine karakterlerin başına acaba ne gelecek, sonrasında ne olacak gibi sorular sorabildiğiniz için ve sizi biraz felsefe biraz bilgi gibi sürprizlerle