679 syf.
·7/10
Tarihi kurguya olan ilk başlangıcımı nokta atar ve yorumumla aklınıza dıkşın dıkşın ederim.

Clayton, vahşi ve akıl almaz yakışıklı pislik bir düküş. Whitney ise gönlünde Paul Sevarin denen bencil pislik olmasına aklı havada bir genç kızımız. Whitney'in çılgın ve uçarı davranışlarına dur demek ve kızı kibar bir hanımefendiye dönüştürmek için babası kızını halasına bırakıyor, yani Paris'e. Whitney alttan kibarcık üstten kabarcık derslerini öğrenirken aynı zamanda erkekleri kalplerini çalıp onları ortada bırakmayı da öğreniyor. Ay kimse bana kızmasın, ama kızın yaptığı tam olarak böyle. Söylemezsem içimdeki kibarcık leydi çatır çatır çatlardı, banane.
Neyse ehe. Aslında böyle desem de kızın bu davranışını içten içe taktir ettiğimi söylemem gerekir. Çünkü kendisinin ne kadar da karşı konulmaz ve zeki bir hanımefendi olduğunu kanıtlıyor.

Kara maskeli kara bakışlı Clayton ile baloların vahşi gözdesi Whitney'in aşkları bir hayli yorucu, koşturucu ve heyecanlıydı. Bin metrelik koşuya çıkarken bu kadar yorulmam ama bu ikisini okurken epey yoruldum, ehe.

Kitabı okurken karakterleri azarlamaktan kendinizi alamıyorsunuz. Şahsen Clayton'u fark etmediği için önce Whitney'e sinirlendim. Çünkü Sevarin, Whitney'e aşık olup kızla flörtleşirken, Clayton sırf Whitney mutlu olsun diye onları uzaktan izlemekle yetinmişti. Bu kısım beni fazla hüzünlendirmişti. Eğer ikilinin aralarında güzel ve doyurucu bir son olmasaydı, Clayton isyana bağlayıp You Belong With Me şarkısını söylerdi sanırım.

Sonrasında küçük bir yanlış anlaşılma yüzünden Whitney'in masumiyetini çalan Clayton'a kızdım. Ne yani, ortada kara çalan bir dedikodu varsa? Gidip kıza "Bu neyin nesi, bana bir açıkla" diye sormuyorsun? Bak gene sinirlendim düküş bey.

Yine de bu tarihi kurguyu yarı beğendim yarı beğenmedim.