Yazar John Taylor GATTO’nun kendisi de bir öğretmen hatta New York’ta ‘’yılın öğretmeni’’ ödülünü almış biri. Sistemin içinden gelen, tecrübelerini paylaşan birisi.
Bu kitap dahil olmak üzere benzeri eğitim karşıtı kitaplarda kitle imha silahı olarak kastetilen şeyin eğitim değil de ‘’zorunlu eğitim’’ , ‘’tek tipleştirici okullar’’, ‘’öğrenciyi sınırlandıran müfredat’’ gibi eğitimin okullarda uygulanma şekli olduğunu anlamalıyız. Başka bir 1000kitap yorumunda dendiği gibi (Gaye Elif) ‘’eğitim’’ ile ‘’okul eğitimini’’ birbirinden kesinlikle ayırmalıyız.
Yazarda beğenmediğim bir konu bazen komplo teorilerine kaçıyor oluşu. Ara ara Rockefeller’a, bazı Amerikan şirketlerine değinmesi, önemli okulların sadece nota değil de ten rengi, boy gibi özelliklere bakıp üstün ırka dahil insanların bu okullara seçildiği gibi örnekleri doğru bulmuyorum.
İncelemelerde zaten genel bilgiler verilmiş, yorumlar yapılmış ben kitap ve eğitim hakkındaki bazı düşüncelerimi ise alıntılar üzerinden yapmak istiyorum.
‘’Ya bizim okullarımızda problem yoksa? Ya okullar olmaları gerekenden başka şey
değillerse?’’ (sf.19)
Kullandığımız veya uyguladığımız bazı şeylerin daha verimli olmasını isteyip bunun için uğraştığımız çok oluyor. Okullarda bunun gibi ama şunu düşünmeliyiz belki de olabilecek en üst seviye bu kadardır. Amiyane tabirle bu malzemeden bu kadar çıkıyor. Zorunlu on iki yıllık eğitim, müfredat, veliler, ekonomi, idareciler, öğretmenler, popüler kültür vb. girdiler ile okullardan daha fazlasını beklemek yanlış olur. Girdiler değişmedikçe çıktıların değişeceğini düşünmüyorum.
Okullar çocuklara işçi ve tüketici olmayı öğretir, siz kendi çocuklarınıza lider ve maceracı kişiler olmayı öğretin. Okullar çocuklara düşünsel olarak itaat etmeyi öğretir, siz kendi çocuklarınıza eleştirel ve bağımsız düşünmeyi öğretin. Okulun istediği gibi yetiştirilmiş çocukların sıkılma eşikleri çok düşüktür, siz kendi çocuklarınıza hiçbir zaman sıkılmamalarını sağlayacak kendilerine ait bir dünya yaratmaları için yardım edin. Çocuklarınıza tarih, edebiyat, felsefe, müzik, sanat, ekonomi, ilahiyat ve okulda öğretmenlerin itinayla kaçındığı daha pek çok konuda ciddi, ''yetişkin işi'' kaynaklar sağlayın. Çocuklarınızı yeterli bir süre yalnız bırakın, böylece kendi başlarına kaldıkları zamanı mutlu geçirmeyi öğrensinler. (sf.29)
Çocukların eğitimi için her şeyi okullardan beklemek yanlıştır. On iki yıllık eğitimin sonunda çocukların çok büyük bir kısmı kültür, akademik başarı, hayatını idame ettirme, çağdaş dünyanın gereksinimleri gibi pek çok açıdan ‘’ortalama’’ nın altında olarak mezun olacaklar. Aldıkları eğitim ancak bu kadarını verebilir. Bilişsel, duyuşsal, psikomotor becerileri üstün; çağdaş dünyanın ve iş hayatının gereklerini yerine getirebilecek bilgi ve yeteneklere sahip bir birey yetiştirebilmek tamamen ebeveynlerin elinde. Okulda verilenle yetinmek çocuğunuzu ‘’elit’’, en azından hayata hazır bir birey haline getirmeye yetmeyecektir.
Çocuklarınızın çocukluğunun zaruri olandan bir gün bile daha uzun sürmesine izin vermeyin. (sf.30)
En önemli alıntım. Popüler kültürün, tüketimin ve bireyciliğin ülkemizdeki son noktası: ‘’Hepsi prens ve prenseslerden oluşan sınıflar.’’ Günümüzde üniversiteye giren gençler hiçbir şey bilmiyorlar. Okudukları alandan haberleri yok, kültürel birikimleri yok, yabancı dilleri yok, dünyayı bilmiyorlar, hayat tecrübeleri ve iş deneyimleri yok. Hiçbir şey yapmadıkları ve bilmedikleri halde kendilerini odaklayıp bir makale okuyamıyor, bir yaz stajı yapamıyor, üniversitede derslerine bile çalışmıyorlar. Buna rağmen kendilerini yüksek yerlerde konumlandırmaları tamemen gülünç ve trajikomik. Liseden mezun olduğunda çocuk akademik ve kültürel olarak belli bir temele sahip olmalı. Ne istediğini, ne yapacağını bilmeli. Öğrenmeyi öğrenmeli. Üniversitede ise uzmanlaşıp, deneyim kazanmalı. Mevcut durumda ise 18-20 yaşında üniversiteye, hayata ve öğrenmeye başlıyorlar bu çok geç bir vakit. Mümkün olduğu kadar erken bir şekilde çocukluktan çıkıp kendilerini hayata hazırlamaları gerekli diye düşünüyorum. Küçük işlerde çalışmalı, ev alışverişine planlamasına dahil olmalı, nitelikli eserler okuyarak bilinçlenmeliler.
Kaç öğretmen gerçekte neyin parçası olduğunun farkında? Neredeyse sıfır. Tıpkı hamburger köftesinde olduğu gibi okul öğretimi meselesinde de maaş çekleri ''bileşim''in en önemli unsuru. Kimseye hakaret etmek gibi bir niyet yok burada, en nihayetinde ''reel politik'' tam da böyle bir şey işte. Hepimiz yutuyoruz.
Öğrenciler arasında öğretmenlerin eli kolu bağlı olduğu rivayeti dolaştıkça coşan çocuk yığınları okul koridorlarında birbirlerine saldırıyor, kapıları yumrukluyor, çığlık ve ulumalarıyla ortalığı inletiyorlar. (sf.41)
Maaş çeklerinin önemi hakkında… Eğitimin en önemli girdisi öğretmendir. İyi bir eğitim için iyi bir öğretmen şarttır. İyi eğitim almayan insanlardan nasıl iyi bir öğretmen olmaları beklenir ki. Ev kredisi, düğün masrafı, çocuklarının ihtiyaçları gibi temel ekonomik meselelerin derdinden olan öğretmenlerden öğrencilerin ufuklarını açmalarını, onlara üst düzey bir eğitim vermelerini de bekleyemeyiz. Özel hayatında mutlu olmayan, idareciler tarafından mobbinge maruz kalan, toplumdan değer ve saygısı görmeyen öğretmenlerden oluşan bir eğitim sisteminde sonuçlar ortada. Bunun sebebi öğretmenler mi farklı etkenler mi, bu ayrı bir konu.
O sıralar şu büyük muammayı aklımdan bile geçiremeyecek kadar toydum daha: Nasıl oluyor da eğitimsiz, sıradan bir çelik işçisi, etrafında dört dönen Harvardlılara emirler veriyor, üstelik devasa fabrikayı yönetiyordu? Benim hatam Bud'ın eğitimsiz olduğunu düşünmemdi. O mükemmel bir eğitime sahipti. Tek eksiği "okulda" verilen öğretimdi. (sf.71)
Kendim dahil olmak üzere çoğu insanın hayatında kullandığı beceriler formal olarak okulda değilde informal olarak hayatın içinde kendi deneyimleri ile öğrendikleri becerilerdir. Okulların ve derslerin hayatın gereklerini yerine getirememesi onlara karşı olanların en büyük itiraz nedenlerindendir. Kitabın başka bir bölümünde bahsedildiği gibi üniversiteler dahi vasat işçiler yetiştirme kurumlarına dönmüşken ilk ve ortaokullardan alınan verim ile çocukların ortalamanın üstünde beceriler geliştirmesi mümkün gözükmüyor.
Eski Yüksek Mahkeme Hâkimi Potter Stewart bir zamanlar pornografiyi tanımlayamadığını ama görünce teşhis edebildiğini söylemişti. Açık kaynak da böyle bir şeydir. Resmî kurallar ve standartlarla onu kuşatmaya çalışmak, onu mahvetmektir. Bir de bu konuda hiç olmazsa kaba bir soyutlamayı ilave edeyim: açık kaynak tarzında, öğretmek bir meslek değil, bir işlevdir. Sunacağı herhangi bir şeyi olan her kişi öğretme işini yapabilir. Kimin öğretmen olup olmadığına hükümet değil öğrencinin kendisi karar verir. Açık kaynakta hocalık yapmak için bir lisansa Socrates'ten daha fazla ihtiyaç duymazsınız. İşte tam burada açık kaynağın temel kabullerinin ne kadar farklı olduğunu hissedebilirsiniz. Sizden bir şey öğrenmeme kararını verdiği üçin hiçbir öğrenci başarısızlığa uğramaz. (sf.73)
Yazarın aklındaki sistem budur. ‘’Açık kaynak’’ yani bir nevi ‘’İnformal Eğitim’’. Bu kavramdan anladığım destekleyici bir sistem. Şu an çocukları okula göndermemek gibi bir durum olamaz. İlk olarak zaten yasalar aykırı ve alternatifi yok. Bu yüzden açık kaynağı okula alternatif olarak kullanamasak da onun yanında kullanabiliriz. Bu kitaptan sonra İlber Ortaylı’nın ‘’Bir Ömür Nasıl Yaşanır?’’ kitabını okumuştum. Orada Ortaylı’nın da kendini ‘’açık kaynak’’ ile yetiştirdiğini görüyorsunuz. Lisedeyken okuldan sonra turist rehberliği dersleri almış ve bu onun seyahat deneyimlerini, kültürünü ve görgüsünü çok geliştirmiş. İşte ülkemizde uygulanabilir açık kaynak tam olarak budur. Okuldan sonra ilgi ve yeteneğine göre uzmanından usta-çırak ilişkisi ile alınan, teorik olarak da desteklenen, yaparak yaşayarak öğrenilen bir beceri. Hem turist rehberi olmuş hem gezmiş hem dil öğrenmiş hem sosyal çevresini genişleterek değerli bir ağ oluşturmuş. Oradaki arkadaşlarının hepsinin şu anda seyahat acentası olduğundan da bahsediyor. Okuldan sonra bunları yapabilmesi için de okul saatlerinin buna uygun olması gerekir. Açık kaynak eğitimi geçtim, tam gün eğitim veren bir okulda çocuk sabah kalkıp 15.00-16.00 gibi okuldan çıktıktan sonra nasıl spor yapacak, nasıl ilgisi olan bir kursa gidecek, nasıl enstrüman çalmayı öğrenecek ve tüm bunları test çözmeden hangi ara yapacak? Bir de bunları yapması için gerekli olan maddi ve manevi desteği nereden bulacak?
O günlerde, Amerikalıların sırtına "ergenlik" denen sahte bir hayat dönemi kavramı veya çocukluğu yapay bir şekilde uzatan benzeri bir şey yüklenmemişti henüz. Ortalama yedi yaşındayken etrafınızdaki dünyaya değer katmaya başlardınız yahut bir asalak olurdunuz. (sf.85)
Ergendir yapar, çocuktur normaldir gibi geçiştirici sebepler çocuklara ve bize en büyük zararı veriyor. Mesela on beş yaşında bir çocuğun güya aşk acısı ile hayatla ilişkisini kesmesi ‘’ergendir normaldir’’ şeklinde geçiştirilemez. Bir lise öğrencisi taşı sıksa suyunu çıkarır, tek başına seyahat edebilir, dil öğrenebilir, çalışabilir. Ergenlik biyolojik bir gerçeklik olsa da psikolojik ve toplumsal olarak yaşattığı olumsuzlukları şımarlıklık ve lümpenlik olarak görüyorum. Ailelerin çocuklarını ciddiye almaları, onları tanımaları, beklentilerini çocuklarına göre ayarlamaları ve onları pamuklara sarmamaları gereklidir. Elbette kimse robot değil, bu geçiş süreci zorlayacı olabilir ama ‘’ergenlik triplerini’’ popüler kültürün pompalaması ve tamamen çocukça buluyorum.
Kolekleftifleştirme söylemi, hızlı bir şekilde grup ve alt grupları ortalamalar olarak görmeyi ve onlara öyle davranmayı da beraberinde getirir. (sf.201)
Maalesef çoğulcu düşünemediğim ve eğitim camiasında da tabu olan bir konu daha. Seviye sınıfları etik değil, öğrenci sınıfta bırakılamıyor, okuldan atılamıyor, kaybedecek öğrenci yoktur. Evet öğrenemeyen öğrenci yoktur öğretemeyen öğretmen vardır ancak Einstein’ın hayvanlar yarışı hikayesi gibi birbirinden bambaşka çocukları çoktan seçmeli sınavlarla sekiz yılın sonunda sadece BİR, dört yılın sonucunda da BİR İKİ sınava sokarak nasıl onların becerilerine uygun işlerde çalışmalarını veya istediklerin alanda eğitim almalarını sağlayacağız? Tüm çocukları tıp fakültesine hazırlıyoruz, işçi olan çocuklara geri zekalı gözüyle bakıyoruz. Bu kalabalık sınıflarda, eksik ekonomik ve teknolojik şartlarda ve de sınav-müfredat ikilisiyle milyonlarca çocuğu ya ortalamaya çekiyoruz ya kaybediyoruz.