İnsana Değerini Geri Kazandırmak İçin Arayışlar
9/10
·166 syf.··
Beğendi
·
2019 15. kitabı
Filozofların kendi yazdığı kitapları okuduğumuzda bazen anlamakta zorlanırız. Çünkü her okurun zihin dünyası filozofun basit olmayan felsefe sistematiğini anlayacak kadar geniş değildir. Ayrıca bir filozofu tek bir kitabıyla bütünüyle tanıyabilmek ve anlayabilmek de kolay değildir. Filozofların neredeyse hepsi birden çok eser bırakmışlardır yaşadıkları dönem içerisinde. Hatta ölümlerinden sonra kitaplaşan notları dahi vardır hepsinin. Bütün bunları hesaba kattığımızda bir filozofun zihin dünyasını öğrenebilmenin çok da basit olmadığı ortada. Bunun için filozofları değerlendiren, hatta birkaçını aynı eserde verip karşılaştıran, hangi kavramlara nasıl yaklaştıklarını irdeleyen çalışmaları okumak filozofların kendi külliyatını okumaktan daha yararlıdır. Çünkü bu eserleri ortaya çıkaranlar ele aldıkları filozofları hatmettikleri için daha anlaşılır ve daha basit bir dille kaleme alırlar düşüncelerini. Felsefeye akademisyen düzeyinde ilgisi olmayan okurun anlamakta zorlanacağı meseleleri en basite indirgeyerek anlatmaya çalışırlar. Bu konuda Çetin Türkyılmaz’ı örnek olarak verebilirim. Bunalım Çağı adlı eserini son derece sade ve basit bir üslupla kaleme almış. Bunalım Çağı eserinde Türkyılmaz felsefi düşünce sistemlerinin temeline “insan”ı yerleştiren Kierkagaard, Marx ve Nietzsche’nin insana yaklaşımlarını ve insanı daha üstün bir varlık durumuna nasıl getirebilecekleri sorununu ele alıyor. Bu üç filozofun insana bakış açılarını, niye geleneğe başkaldırdıklarını geniş bir çerçeve çizerek öğretiyor. Bu üç filozofu ayrı ayrı başlıklar açarak inceliyor. Kitabın sonlarına doğru çağımızın önemli düşünürlerinden Heidegger ve Derrida’nın da insana yaklaşımlarına kısaca değiniyor. Bu eseri anlayabilmek, merakla okuyabilmek için öncelikle “insan”la ilgili sorunlarımızın olduğunu baştan kabul etmemiz gerekiyor. “İnsana ait bir sorun yok, insan zaten kusurludur, onu böyle kabul etmemiz gerekir.” diyenlere hitap eden bir kitap değil Bunalım Çağı. Çağımızda insanın hâlâ büyük bir sorun olarak ortada durduğunu, eksikleri bulunan ve aşılması gereken bir varlık olduğunu düşünenlere tavsiye edilebilir ancak. Bunalım Çağı’na Søren Kierkegaard ile başlıyor Türkyılmaz. Onun felsefesini, insana bakış açısını ortaya koyuyor. Kierkegaard’a göre bütüncül ve sistemsel yaklaşımlar insanın değerini azaltıyor ve kalabalıklar içinde sıfır konumuna düşürüyor. Özellikle dogmatik Hristiyan geleneği insana gerçek değerini vermemekte, bir robotmuş gibi ele alıp özünden arındırarak biçim vermeye çalışmaktadır. Oysa her birimiz bir canlıyız, hepimizin birbirinden farklı görüşleri var. Her insan teker teker değerlendirilmelidir. İnsanların kalabalıklar içinde kaybolmasının önüne ancak bu şekilde geçilebilir. O ne demek istediğini şu cümlelerle ifade etmiştir: “Etrafında insanların toplandığını görmekle, dünyevi meselelerin her türüne bulaşmakla, bu dünyada işlerin nasıl yürüdüğünü anlamaya çalışmakla, bir kişi kendini unutur, (ona kutsallık kazandıran) adının ne olduğunu unutur, kendine inanmaya cesaret edemez, kendisi olmayı çok tehlikeli bir şey olarak görür, başkaları gibi olmayı, kalabalığın içinde bir taklit, bir numara, bir sıfır olmayı daha kolay ve güvenilir bulur.” (s. 35) Eğer kişi kalabalıklar içinde kaybolmak istemiyorsa, kendini bulmak istiyorsa bu dünyevi meselelerden kurtulup kabuğuna çekilmelidir. İnsan ancak yalnız kalarak özünü bulur. “Tekliğinde kişi” kavramını felsefe dünyasına armağan eden Kierkegaard’a göre kalabalıklar içinde hakikati bulmak mümkün değildir. Hakikat ancak “tekliğinde kişi” kavramında saklıdır. Bu da kişinin kendi içine, özüne dönmesiyle ortaya çıkar. Tekliğinde kişi çemberinin dışında olan hiçbir şeyin gerçeklikle bir bağlantısı yoktur. Dolayısıyla insan kendini bulabilmek için özgür olmalı, sürekli kurallarla örülü hayatının dışına çıkmalıdır. İnsanı sürünün bir parçası olarak gören bütün yaklaşımlar reddedilmelidir. Kierkegaard “kendisi de inançlı bir Hristiyan olmasına rağmen” (s. 36) Hristiyanlığın insanı bir sürü gibi, robot gibi gören yaklaşımına başkaldırmıştır. O, meselelere “insan” temelli yaklaştığı için insanı bir bütün içinde değerlendirip onun varoluş amacını kendi idealleri, kendi dünya tasarımları doğrultusunda biçimlendiren geleneğe, düzene, her türlü dogmatik zihiniyete karşı çıkmıştır. Türkyılmaz Kierkegaard’dan sonra Marx’ın insana ve geleneğe karşı bakışını ele alıyor. Filozofların düşünmekten başka bir işe yaramadıklarını düşünen Marx sadece düşünmekle kalmayıp toplumu dönüştürmeye de çalışıyor. İnsana verilen değerin giderek azaldığını gören Marx insanın gerçek değerini ancak ezilen sınıfların iktidarı sayesinde kazanabileceği kanaatini taşıyor. Bunu gerçekleştirmek için de kapitalist sınıfın alaşağı edilmesi gerektiği görüşünde. Buradan gidersek varacağımız son durak komünizm. Marx, en yakın fikirdaşı Engels ile birlikte sınıflı toplum yapısının ortadan kalkacağı ve eskiden ezilen sınıfın yönetimi altında olacak bir dünya tasarımı geliştirmiş. Sınıfın olmadığı, kimsenin kimseyi ezmediği, kimsenin kimsenin emeğiyle oynamadığı, kimsenin kimsenin emeğinden geçinmediği bir düzen arzulanan. Gerçekçi olmak gerekirse biraz ütopya kokuyor. Ama çok mu saçma ya da çok mu abartılı? Elbette değil. Sadece bu dünyaya çok fazla. Marx komünist dünya görüşünü Hegel ve Feuerbach’tan edindiği “yabancılaşma” kavramıyla destekliyor. Sömürülenlerin olduğu bir toplumda yabancılaşma asla göz ardı edilemez. Yabancılaşma derken meseleyi çok geniş açıdan alıyor Marx. Kişinin kendine, kişinin emeğine, kişinin başkalarına yabancılaşması gibi. Tabii onun kişiden kastı, emeğiyle var olan işçi. Çünkü felsefesinin temelinde “işçi” var, “emekçi”ler var. Marx işçinin üretim güçlerine sahip olmadığı için kendi ürettiği ürüne yabancılaştığını düşünmekte. Çünkü sermaye sahibi başkası, makineler başkasının, bu makinelerden çıkan ürünün kârına neredeyse hiç ortak değil. “Çalışmasının temel amaçlarından en önemlisi olan, bir şey yaratıyor olmaktan ve yarattığı şeyden zevk alma artık ortadan kalkmıştır.” (s. 79) Marx işçinin yaşadığı bunalımı felsefik açıdan yaklaşarak onun aslında ürettiği ürüne yabancılaştığı sonucuna varmış. Ancak ve ancak komünist toplumda bu yabancılaşma ortadan kaldırılabilir. Türkyılmaz’ın incelediği üçüncü fizolof Alman Friedrich Nietzsche. O, insanın kendine dönmesini Yahudi-Hristiyan geleneklerinden ve metafizik düşünce geleneğinden kurtulmasına bağlamakta. Köhnemiş geleneklere körü körüne bağlılık ve dünyayı Tanrı’ya dayanarak açıklama biçimi yanlıştır. İnsan özüne ancak bu alışılagelmiş ve eskimiş düşünce yapılarına başkaldırarak dönebilir. Bunu becerebilen insan “üst insan” kıvamına gelmiş olur. Üst insan değerleri yeniden kendince değerlendirmekten kaçınmayan insandır. Kavramlara bir dinin baktığı pencereden bakmayan insandır. Söz gelimi “merhamet edin” der, ama merhamet etmek her zaman doğru bir sonuca ulaştırmaz bizi. Bazı insanlara acımamak gerekir. Korkaklık üst insanın kitabında yazmaz. Üst insan öte dünya hayaliyle yaşayan bir insan değildir. Onun tek derdi bu dünyadır. O, yaşadığı dünyayı mükemmelleştirmek için çalışır. “Kendi gözleriyle gerçekliği gören üst insan, yaşamın hazlarına olduğu kadar acılarına da evet der. (...) Değerleri belirleyen ve yüzyılların istencine yön veren, bu yolla da en yüksek doğaya sahip insanlara yön veren en üst insandır.” (s. 124) Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında üst insanı Zerdüşt karakteriyle özdeşleştirmiştir Nietzsche. Türkyılmaz Nietzsche’ye ayırdığı bölümde onun aslında İsa’nın Hristiyanlığına dokunmadığını, tek derdinin İsa’dan sonra Hristiyanlığı biçimlendiren Aziz Paulus’la (Pavlos veya Pavlus diye de bilinmekte.) olduğunu anlatıyor. Bunu ilk kez okuduğum için şaşırmakla birlikte sormadan da edemedim kendi kendime: Aziz Pavlus’un öğretilerinin dışına çıkıp İsa’nın nasıl yaşadığı nasıl bilinebilir? Kur’an’da Hristiyanlığın saptırıldığı anlatılıyor ama Nietzsche Kur’an mı okudu da Aziz Pavlus’un öğretisiyle İsa’nın öğretisinin farklı olduğunu düşündü? İsa’nın nasıl yaşadığına dair bir bilgi, belge var mı elimizde? Yok. Peki, o zaman Hristiyanlığı yıkarken Nietzsche’nin İsa’yı aklamasını nasıl yorumlayacağız? Boşluklar mevcut bu meselede. İnsan tehlikededir. Dün de öyleydi, bugün de öyle. Meselenin özü budur. Kierkagaard, Marx ve Nietzsche insanın tehlikede olduğunun farkına varan ve bunu yüksek perdeden dile getiren filozoflar olarak dikkate alınmalı ve incelenmelidir.
Felsefe
Bunalım ÇağıÇetin Türkyılmaz · Bibliotech Yayınları · 201634 okunma
·
121 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.