Aziz Özkan profil resmi
Aziz Özkan kapak resmi
Tam bir kitap kurdu olmasam da en azından Türkiye ortalamasının üzerinde kitap, gazete, dergi okumaktayım. Günde en az bir saat okurum. Yazılar da kaleme alıyorum. Okuma eylemiyle yazı eylemini birlikte yürütüyorum. Bu arada bir tane kitap yayımladım.
Ön büro görevlisi
Lisans mezunu
Kuşadası
Aydın
65 okur puanı
16 Ara 2016 tarihinde katıldı.
Tam bir kitap kurdu olmasam da en azından Türkiye ortalamasının üzerinde kitap, gazete, dergi okumaktayım. Günde en az bir saat okurum. Yazılar da kaleme alıyorum. Okuma eylemiyle yazı eylemini birlikte yürütüyorum. Bu arada bir tane kitap yayımladım.
Ön büro görevlisi
Lisans mezunu
Kuşadası
Aydın
65 okur puanı
16 Ara 2016 tarihinde katıldı.
  • 400 syf.
    ·Beğendi·9/10 puan
    Cengiz Özakıncı’nın yapıtlarının hepsi birbirinden değerli. 2007’den beri takip ediyorum kendisini. Yazarla tanışmama vesilen olan “İblisin Kıblesi”ni okuyunca çok büyük bir yazarla karşılaştığımı anlamıştım. Kitaplarını o kadar beğeniyorum ki piyasada baskısı olmayan “Nomos ve Aydın”ı Aydın’da bulamadığım için Ankaralı bir arkadaşımdan kitabı sahaflarda bulabilirse göndermesini rica etmiştim yaklaşık on sene önce. Tabii ki o zaman nadirkitap.com’dan haberim yoktu. Sağ olsun arkadaşım bulup gönderdi bana kitabı. “Nomos ve Aydın” ile birlikte Cengiz Özakıncı külliyatını tamamladım. Şu an elimde sadece “Türk Savun Kendini” kitabı yok. Kitaptaki yazılar “Bütün Dünya” dergisinde yayımlandığı için almak için acele etmiyorum.

    “Derin Yahudi”yi ilk kez 2010 yılında okudum. Hatta okuduktan sonra yazarı aradım ve kitap hakkında sohbet ettik. “Cengiz Bey” demiştim, “kitabı okurken ürettiğiniz her karakterin, yaşanan her olayın gerçek olduğu hissine kapıldım. Neyin gerçek, neyin kurgu olduğunu nasıl ayırt edeceğiz?” Aslında neyin gerçek olduğunu az çok biliyordum, ama kurgu bazen gerçekle karışıyordu. “İşte bir yazarın başarısı.” diye cevap verdi Özakıncı ve on dakika gerçeklikle kurgu arasındaki ilişki üzerine konuştu. Yazar birçok benzetmeyle anlatmaya çalışmıştı bu ilişkiyi. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle demişti: “Bir tiyatro sahnesi düşün. Oyunculardan biri gazete almış eline, okuyor. Sahnedeki gazete gerçektir, ama oyuncuların hâl ve hareketleri kurgudur, oyundur.” Dekor gerçektir, ama oyuncular, adı üstünde, oyun oynar. İşte “Derin Yahudi” oyuncularıyla, dekoruyla arka kapağında yazdığı gibi gerçekten de “roman ötesi” bir çalışma.

    “Derin Yahudi”yi 11 yıl aradan sonra tekrar elime aldığımda daha önce sanki hiç okumamışım gibi geldi bana. Anlatılan konuların çoğu aklımda kalmamış. İlk sayfalarda yer alan Orhan Pamuk’la ilgili olan kısım ve Yalçın Küçük ile Soner Yalçın’ın adbilim çalışmaları aklımda kalmış yalnızca. İkinci kez okuyunca daha iyi kavradım anlatılanları.

    “Derin Yahudi”, dünyada yaşayan Yahudilerin yüzde 95’inin Hazar Türk’ü olduğu savı üzerine kurulu, Türklük bilinci aşılayan, Türk ulusunu aşağılayan yazarlara karşı dik bir duruş sergileyen, Türklük bilincini yozlaştırmaya çalışan iç ve dış düşmana karşı kalemle mücadale eden, emperyalist dünyayı karşısına almış, bütün tabuları yıkan, yeni bilgilerle zihin açan, aynı zamanda yazarın da ideolojik olarak durduğu mevkiyi gösteren ve bütün bunları güzel bir hikâye ile harmanlayan nadide bir yapıt. “Roman ötesi” olarak tanımlanmasının sebebi bu olsa gerek. Çünkü bir romandan çok daha fazlası var. Her yerde bulamayacağımız bir sürü bilgiyle donatılmış. Kurguyla birlikte gerçekler roman kıvamında bir araya getirilmiş.

    “Derin Yahudi”de Doğu Avrupa’ya göç edip Museviliği benimseyen Hazar Türklerinin şimdiki Yahudilerin atası olduğu savı üzerinden aslında Yahudilerle Türklerin birleşmesi gerektiği, siyonistlerin Kürtlerle aralarında soy bağı varmış gibi yalan haber yaymaları, Aziz Nesin’in kendi ulusunu methederken niye bir anda yüz seksen derece dönüp hor görmeye başladığı, Türklüğü aşağılamaktan hakkında dava açılan Orhan Pamuk’un düşünce özgürlüğü savaşçısı olup olmadığı ve hepsini sıralayamayacağım kadar birçok konu düzgün ve seviyeli karakterlerin olduğu ortamlarda ele alınıp tartışılıyor. Özakıncı verdiği bunca bilginin haricinde “aşk” temasına da göz kırpıyor. Romanda aşkın dışında arkadaşlık, dostluk temalarını da işlemiş. Önceki romanları “Neveser”e ve “Münevver”e göndermeler de var.

    “Derin Yahudi”, “Neveser” ve “Münevver”den hem daha kapsamlı hem de daha etkileyici. Kitabı, Özakıncı’nın roman anlamında ustalık eseri olarak değerlendirmemiz herhalde abartılı sayılmayacaktır. Daha büyük, daha sarsıcı, “Derin Yahudi”yi aşan bir roman yazar mı bilmiyorum, ama şimdilik “Derin Yahudi” yazarın edebî eserleri arasında en üstün olanı.

    “Derin Yahudi” Cengiz Özakıncı’nın fikirlerini öğrenmek için ideal bir yapıt. “İblisin Kıblesi”, “Türkiye’nin Siyasi İntiharı”, “Dil ve Din” gibi mümtaz çalışmaları olan Özakıncı bu romanına araştırma-inceleme kitaplarından farklı olarak karakterler ekleyerek edebî bir anlatımı uygun görmüş. Romanın başkarakterleri ise yazarın bizzat kendisi, hem Türk hem siyonist Zelda ve Zelda’nın amcası hem Türk hem Yahudi hem siyonist olan İzak. Yazar, kendini ismini vermeden romanın içine dâhil etmiş. Tankut gibi başka karakterler de var, ancak yazarın Zelda ve amcasıyla konuştuğu bölümler daha uzun tutulmuş.

    Siyonistlerle Türkler kardeş, ırkdaş, soydaş mı? Gerçekten çok ilginç bir konuya eğilmiş Özakıncı. Romanı topluca ele aldığımda çıkardığım sonuç, atalarımızın ortak olduğu yönünde. Yalnız bunu kimse şu anda kabul edecek durumda değil. Musevileşen Hazar Türkleri -yani dünyadaki Yahudilerin yüzde 95’i- kendilerini Tevrat’a dayanarak üstün bir ırk olarak görüyorlar. Türkler de Filistin davasından, kamuoyunda siyonizmin “lanet” bir ideoloji olarak tanınmasından ve İsrail’in işgal ettikleri Filistin topraklarında Filistinli Araplara rahat nefes aldırmamasından dolayı İsrail’e karşı bir cephede yer alıyor. Her ne kadar Türklerle İsrailliler ortak işler yapsalar da Türk kamuoyunda genel anlamda bir İsrail karşıtlığı hüküm sürüyor. Kitapta savunulan görüş, İsraillilerin yüzde 95’inin köken olarak Hazar Türklerine dayandıkları gerçeğini kabule yanaşmayacağı yönünde. Bunun için de elbette DNA testinin yapılması gerekiyor. Kimin gerçekten Yahudi, kimin Hazar Türk’ü olduğu ancak bu test sayesinde ortaya çıkabilir. İsrail ise Türkleri bir yana bırakıp Kürtleri yanına çekmek için bir DNA masalı uydurmuş, Yahudilerle Kürtlerin soydaş oldukları yalanını yaymış. Birtakım Musevi genetikçilere Kürtlerle Yahudilerin soydaş, ırkdaş, kardeş oldukları yalanı söyletilmiş.

    “Türklüğü aşağılamak” suçundan yargılanan Orhan Pamuk ve halk arasında pek sevilen, ama Türk ırkını aşağıladığı pek bilinmeyen Aziz Nesin kitapta incelenen yazarlar arasında. Bu iki isimden epey söz açmış Özakıncı. Pamuk’un yargılandığı davada adliye önünde çıkan olayları anlatıp Pamuk’u “düşünce özgürlüğü savaşçısı” olarak görenlere ve de bir yazarın yargılandığı bu talihsiz (!) olaydan dolayı Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin imkânsız hâle geldiğini savunanlara ateş püskürüyor. Aynı şekilde Aziz Nesin’e de veryansın ediyor. Almanların “onursal doktorluk” vaadine kandıktan sonra Almanları aşağılamayı bir anda bırakıp Türk ırkını beş para etmez bir ırkmış gibi dünyaya tanıtmaya başlayan, kendisine vadedilen onursal doktorluk ünvanıyla başı dönen, ün ve ödül peşinde koşan Aziz Nesin’in hiç bilmediğimiz ya da bilerek saklanan bu yönlerini okuyunca “daha bilmediğimiz ve daha bizden saklanan neler var acaba” diye düşünmeden edemiyorum.

    Okuduğum kitaplardaki yazım hatalarına son birkaç senedir değinmiyorum yazılarımda. Eğer gözüme batmayacak kadar yazım hatası olursa es geçiyorum, aldırmıyorum. Ancak bu kitapta fazla yazım hatasına rastladığım için -belki sonraki baskılarında düzeltilir umuduyla- yazmak zorundayım. Söz gelimi birkaç, birtakım kelimeleri bitişik yazılacağı yerde ayrı yazılmış. Siyonizm ve komünizm kelimelerinin ilk harfleri büyük yazılmış hep, oysa küçük yazılmalı. Nazi İşgali yazılmış. Niye işgalin “i”si büyük? Art arda diye yazılması gereken sözcük “ardarda” olarak yazılmış. Ayrı yazılması gereken “her şey” bitişik yazılmış. “Psikolojik savaş” kavramı bir özel isim olmadığı hâlde “Psikolojik Savaş” olarak yazılmış. Hataların hepsini sıralayıp meseleyi uzatmak istemiyorum. Ne var ki 18. baskısına ulaşan bir kitapta bu kadar yazım hatası görmek hiç hoş olmuyor açıkçası. Bu hatalar belki yazarın gözünden kaçtı, ama aynı hataların sonraki baskılarda tekrarlanması itici bir durum. Ana dilimizle yazılan kitapların daha düzgün olması dileğiyle...
  • 405 syf.
    ·5/10 puan
    “Baba ve Piç” yayımlandığı andan itibaren fırtınalar kopardı. Hakkında “basın yoluyla Türklüğü aşağılama” suçlamasıyla dava açıldı. Elif Şafak davadan beraat etti. Mahkemenin kararıyla aklandı. Her ne kadar Elif Şafak beraat etse de “Baba ve Piç” gerçekten de Türklüğe karşı kin ve nefret içeren ifadeler barındırmıyor muydu? Bu yargıya varmanın tek yolu kitabı ancak baştan sona okumakla ortaya çıkardı. Ben de bu merakla romanı tekrar elime aldım ve başladım sayfaları çevirmeye.

    Romanın ilk baskısı 2006’ya kadar gidiyor. İlk yayıncı Metis Yayınları. 2010’da telif haklarını Doğan Kitap alıyor. Elimde 111. baskısı bulunmakta. Kitaba yazarla yapılan bir söyleşi ve yazar hakkında görüşler eklenmiş.

    “Baba ve Piç”i okuyalı on seneyi geçmişti. Aradan geçen yılların verdiği donanım ve bilinçle tekrar okuduğumda Şafak’ın Ermenileri mağdur, Türkleri mağrur gösterdiği sonucuna vardım. Şafak, bilinçli olmayan ve sadece piyasadaki beğeniye göre kitap okuyan bir kitelenin masal okur gibi okuyacağı bir roman kaleme almış. Her şeyi normalmiş gibi anlatmış. Ancak kazın ayağı öyle değil. Büyüteç tutup incelediğimizde Ermenilerin kayırıldığı gözden kaçmıyor. Terazinin kefelerinden birindeki Ermeni soykırımının varlığını savunanların ağırlığı hissediliyor. Şafak’ın Ermenileri kayırdığını sadece Ermeni soykırımı meselesinde değil, Türk ve Ermeni aileler arasındaki ahlaki ve gelenekçi yaklaşım bakımlarından da seziliyor. Örneğin Armanuş’un baba tarafı daha ahlaklı, daha gelenekçi, köklerine karşı daha hassas. Oysaki Türk tarafındaki Zeliha ve Asya tiplemeleri hiçbir ahlak, gelenek, kural tanımayan bir öz taşıyor. Söz gelimi Zeliha’nın kızı Asya uçarı ve çılgın bir çocuk. Cinselliği erken yaşta tadıyor, bedenine değen ellerin sayısını kendi bile bilmiyor. Dış görünüş olarak kendini beğenmese de cinsellikte sınır tanımıyor. Ne var ki yaşıtı Armanuş öyle değil; daha düzgün, ahlaklı, kimliliğin dışına çıkmamaya çalışan, kimin kanını taşıdığını unutmayan, gelenek ve göreneklerine saygılı biri. Dolayısıyla yazarın ürettiği karakterlerle diasporadaki Ermenileri hoşnut ettiği bilinçli bir okurun gözünden kaçmıyor.

    Açıkçası XXI. yüzyılda bir kitap yüzünden dava açmak pek hoş görünmüyor. Bir yazarın özgürlüğünün kısıtlanması, kendi kendine otosansür uygulaması ne kadar doğru? Yazdıklarından ve düşündüklerinden dolayı insanları hapse tıkmak belli bir gelişim yakalamış, düşünsel anlamda belli bir seviyeye gelmiş insanoğluna yakışmıyor. Bırakın kitaplarla kitaplar savaşsın, bırakın tarihçilerle tarihçiler savaşsın. Kitabı ele alıp değerlendirmesi gereken okur mudur, yoksa mahkemeler mi? Zaten dava açarak yazarın ününe ün katmış olmuyor musunuz? Yazarı daha çok parlatmış olmuyor musunuz? İfade özgürlüğü yok deyip yabancıların ülkenize saldırması da cabası.

    “Baba ve Piç”i tekrar okuduğumda çok da abartılacak, on üzerinden on verilecek bir kitap olmadığını düşündüm. Karşılaştırma yaparsak Şafak’ın “Aşk” kitabı daha güzel, daha sürükleyici. “Baba ve Piç” pek heyecan vermeyen, kuru bir iklime sahip. Ne yağmur yağıyor ne şimşek çakıyor. Çölde yürümenin verdiği hissi veriyor. Yazınsal bir tat da yok. Öyle baskı üstüne baskı yapacak bir roman olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, ama işte yazarın Elif Şafak olması yetiyor defalarca basılmasına. Sadece Mustafa’nın kardeşi Zeliha ile itişip kakıştığı ve bu itişip kakışma esnasında -nasıl olduysa- Zeliha’nın bedeniyle bütünleştiği sahneyi gözlerinizi daha da açarak ve bir solukta okuyorsunuz. Bunun dışında heyecanlandıran, sonunu büyük bir merakla beklediğiniz başka bir olay yok.

    Romanda ana mesele, Ermenilerin Türkleri anlamadığı, Türklerin de Ermenilerin acılarını paylaşmadığı temeli üzerine oturtulmuş. Türklerin daha güçlü oldukları için Ermenileri ezdiği görüşü ağır basıyor. Ermeniler hep mağdur rolünde. Ayrıca karakter üretilirken de Ermenilerin kayırıldığının su götürür bir yeri yok. Söz gelişi kitapta Türkleri savunan, bilgili, meraklı bir tek tip bile çok görülürken söz konusu Ermeniler olduğunda onların haklılığı savunan bilgili, okumuş, geleneklerine daha bağlı tipler kurgulamada bonkör davranılmış. Türklerden “iki taraf da acı çekmiş” diye düşünenler de var. Ancak böyle düşünen bir Ermeni’ye rastlamadım. Onlar daha çok, Türklerin Ermeni ırkını ezdiğini, bu yüzden de özür dilemeleri gerektiğini düşünüyorlar.

    Bütün bunları hesaba katarak diyorum ki “Baba ve Piç” tek yanlı bir bakış açısıyla yazılmış. Diasporada yaşayan tutucu bir Ermeni yazsa yazsa ancak böyle bir kitap yazabilirdi. Propaganda kitabı olmaya aday. Sanıyorum ki sözde soykırımı savunan Ermenilerin elinden düşmüyordur bu kitap. Elif Şafak’a Ermenistan’dan bir milletvekilliği teklifi geldi mi acaba? Ama önce Türk vatandaşlığından çıkıp Ermeni vatandaşı olması gerekir, değil mi?
  • 405 syf.
    ·İnceledi·5/10 puan
  • 209 syf.
    ·6/10 puan
    “İçki ve Edebiyat Âlemi” başlıklı bir kitap geçti elime. Yazarı Alova. Kitabın kapağında sadece Alova yazıyor. Acaba yabancı bir yazar mı diye düşündüm ilk başta. Ama değil. Kitabın künyesinden yazarın Erdal Alova olduğunu öğreniyoruz. Donkişot Yayınları tarafından 2004 yılında basılmış. Pek dikkatimi çekmedi, ama yine de okuyayım dedim. Kitap kitaptır ne de olsa.

    Yapıtın girişinde Alova’nın “In Vino Veritas / Hakikat Şaraptadır” başlıklı yazısıyla karşılaşıyoruz. 12 Haziran 2003’te aldığı bir notu paylaşıyor bu yazıda. Bu nota göre ünlü bir cerrah bir söyleşide bir bardak bira ve bir kadeh şaraptan fazlasının beyni öldürdüğünü belirtmiş. Cerrah sadece bira ve şaraptan bahsetse de biz bunlara rakıyı, viskiyi vb.yi de ekleyebiliriz elbette. Bütün genellemeler gibi bu yargının da tümüyle geçersiz olduğunu ifade ediyor Alova. “İçkiyle ömür boyu sürdürülen arkadaşlığın, insanı ‘bitirmesi’ şöyle dursun, yaratıcılığı öldürmediği apaçık bir gerçek.” (s. 9) Ona göre içki içen birçok şair, yazar ve ressam var ve bu kişilerin içkiyle kurdukları arkadaşlık üretkenliklerini yok etmiyor. Aynı zamanda bu isimler bu arkadaşlığa rağmen genç yaşta da ölmüyorlar. Alova’nın asıl önem verdiği nokta, ölçü ve çalışmayı elden bırakmama. Aşırı içkinin elbette zararlı olduğuna inanıyor. Bu konuda Herakleitos’un bir şiirini aktarıyor bize: “Söndürmeli ölçüsüzlüğü / Büyük yangınlardan çok”

    Alova böyle düşünse de içkiye müptela çoğu kişinin ölçüyü kaçırdığı apaçık ortada. Ölçüyü kaçırınca insanların başına neler geldiğini anlatmama gerek var mı? Nice aileler dağılmadı mı, nice canlar yanmadı mı? İstisnalar kaideyi bozmaz, ancak bana kalırsa içenlerin geneli ölçü mölçü tanımıyor. Ayrıca ölçüden kasıt nedir ki? Bir insan on tane bira içtiğinde sarhoş olmuyorsa o on biranın vücuda verdiği zarar ne olacak? Allah aşkına, hiç de zararı yok demeyin lütfen. Alkol vücuda zarar veriyor. Bilimsel olarak da kanıtlandı. Daha başka ne diyeyim? Bir kişi alkol aldığında kuvvetle muhtemeldir ki alkolün müptelası olduğuna göre bence en iyisi hiç içmemek. Kendini rezil etmeyecek kadar içenler bile gün geliyor rezil oluyorsa bu meretten hayır gelmez insanoğluna.

    Yazara bu şerhi düştükten sonra gelelim “İçki ve Edebiyat Âlemi”nin içeriğine. Kitapta edebiyat dünyasında yazdıklarıyla olduğu kadar içmesiyle de meşhur olan simalarla ilgili anılar ve son sayfalarda da içkiyle ilgili şiirler yer alıyor. Dolayısıyla “derleme” bir eser. Ağırlıklı olarak başkalarının yazdıkları aktarılmış kitaba. Alova’nın sadece bir yazısı var. İçkiden kastın “rakı” olduğunu es geçmeyelim. İsmi verilenlerin hepsi âlemci denen gruptan.

    Kimler yok ki âlemcilerin arasında? Ahmet Rasim, Neyzen Tevfik, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli, Yahya Kemal, Can Yücel kitapta adı geçenlerden bazıları. Bu isimlerin çoğu ölçü sınır tanımıyor. Hatta bazıları o kadar tiryaki oluyorlar ki gündüz bile içiyor. Mesela Cahit Sıtkı akşamcı olduğu yetmiyormuş gibi zamanla gündüz de içmeye başlıyor. Yakınları bu durumdan yakınsalar da Cahit Sıtkı’nın içmesini önleyemiyorlar. Ki bu durum sonunu getiriyor. Felç geçiriyor meşhur “Otuz Beş Yaş”ın şairi. Gerçi felç yüzünden ölmüyor, ancak uzun süre yatakta kalması, kımıldayamaması yüzünden zatürre olunca ölüyor. (Bu arada felç geçirmek ile alkol kullanmak arasında bağlantı var mı diye internetten araştırdığımda bilimsel bir araştırma sonucuna rastladım. Araştırma bulgularına dayanarak az bir miktar alkolün dahi felç riskini arttırdığı saptanmış. Bu yüzden içmeyi sevenlerin “bir kutu biradan bir şey çıkmaz” ya da “bir kadeh şarap sağlığa iyi gelir” ve buna benzer düşüncelerini güncellemelerinde fayda var.)

    Kitapta öyle bir isim var ki “sen de mi yahu” diye sormadan edemiyorsunuz. Kim mi? Ömer Rıza Doğrul. İstiklal şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un damadı. Doğrul’un İslamiyet ile ilgili yayınları da var. Kemal Sülker’in anlatımıyla Doğrul, yanından rakıyı eksik etmezmiş, lokantada içtiği gibi iş yerinde de içermiş, yazısını öyle hazırlarmış. (Sen git İslam’ı anlat, ama içkiyi de ihmal etme. Yahu ne yaman çelişki, değil mi? Demek ki içkinin öyle bir kuvveti var ki Allah kitap tanımıyor. Acaba kişinin zihnini mi açıyor, kafasını mı çalıştırıyor, üretkenliğini mi güçlendiriyor? İçmediğim için soruyorum: İçkinin böyle bir etkisi var mı?)

    Son olarak kitabın akıcı olduğuna da belirtelim. Anı okumayı sevenler mutlaka beğeneceklerdir. Ayrıca Reşat Ekrem Koçu’nun tarih kokan yazısı hoş anekdotlar barındırıyor. Koçu, tarihe ilgi duyanların sıkılmadan okuyacağı bir yazı kaleme almış. Komik olaylar da var kitapta. Sözün özü, bu kitabı okumak için içkiyi sevmeniz şart değil.
  • 209 syf.
    ·İnceledi·6/10 puan
  • 120 syf.
    ·Beğendi·7/10 puan
    Son zamanlarda bitirdiğim romanlar genelde “mutsuz son”la neticeleniyordu. Hatta güzel bir sonla veda eden bir roman yok galiba diye düşünmeye başlamışken “Fatmagül’ün Suçu Ne?” isimli öykü kitabı şaşırttı beni. Güzel bir olayla noktalanıyordu sonu. Alışmışım hep üzülmeye, bir iki damla gözyaşı dökmeye. Bir roman okuduktan sonra “Bu dünyada mutluluğu aramak boşuna.” diye düşündüğüm çok olmuştur. Demek ki biz mutlu olmak için yaratılmamıştık. Acı vardı bu dünyanın mayasında, çile vardı. Mutluluk öteki taraftaydı, görünmeyen dünyada saklanıyordu. Şanslıysak tanışacaktık onunla, şansımız yoksa karanlıkla kalacaktık baş başa. İşte “Fatmagül’ün Suçu Ne?” bu dünyada da güzel şeylerin olduğunu gösteren bir öykü. Yalnız baştan sona kadar mutluluk verici, iç açıcı bir olaylar örgüsüyle karşılaşacağımız zannedilmesin. 116 sayfalık yapıtın yarıdan fazlası acıklı, iç karartıcı olaylarla dolu. Yalnızca son sayfalarda güzel şeyler oluyor. Ancak bu sayfalarda arada bir çirkin durumlar yaşanmıyor da değil. Ne var ki son sayfa, “oh” deyip üzerimizdeki kötü enerjinin, kara bulutların dağılmasını; kötü insanların başına gelenleri görünce derin bir “oh” çekmemizi sağlıyor. Okura “hayatta güzel şeyler de oluyormuş” düşüncesini vasiyetname gibi bırakarak veda ediyor.

    Kitabı birçoğumuz televizyon dizisinden biliyor. Aynı isimle çekilen dizi epey sükse yapmıştı. Daha ilk bölümde dizinin ilgi çekeceği belliydi. Dizinin tutulmasında Fatmagül’ü canlandıranın Beren Saat olmasının da payı büyük olsa gerek.

    Kitabın yazarı Vedat Türkali bu öyküyü bir senaryo olarak kaleme almış. Ve de “Üç Film Birden” başlıklı, çeşitli senaryolarından oluşan kitabına “Umutsuz Şafaklar” başlığı altında koymuş. Dizi yayımlanınca birçok kişi dizinin kitabının olup olmadığını merak etmiş. Bu ilgi üzerine Sebahat Altıparmakoğlu kolları sıvamış, senaryoyu öyküleştirme çalışmasına başlamış. Türkali’nin yazdığı eserin akışını ve özünü bozmadan, biraz da cümlelerine cümle ekleyerek dizinin kitabının merak edenler için güzel bir eser meydana getirmiş.

    “Fatmagül’ün Suçu Ne?” tüyler ürpertici bir olayla başlıyor. Tek başına buldukları Fatmagül’e beş kişi tecavüz ediyor. Tabii ki olay tez vakitte duyuluyor. Bu beş kişinin içinde tek Kerim yoksul ve de insani yönden diğerlerine göre daha hassas. Diğerlerinde olmayan vicdan duygusuna sahip. Zaten insani duyguları körelmiş arkadaşlarının gazıyla işliyor bu uğursuz, lanetli, insan onurunu zedeleyen suçu. Tecavüz davası görülürken beş kişinin tek kurtuluşu, içlerinden birinin Fatmagül’le nikâhlanması. Tabii ki tamircide çalışan Kerim seçiliyor tek kurtuluş yolu için. Kerim razı oluyor bu işe. Ve Fatmagül’le evlenerek hem kendisini hem de arkadaşlarını mapushaneden kurtarıyor. Ancak Fatmagül’ün bir sevdiği var. Onunla mutlu bir yuva hayalleri kurarken bu iğrenç olay başına gelince karamsarlığa kapılıyor. Tecavüz edilip kirletilince herkes Fatmagül’e fahişe gözüyle bakıyor. Mustafa da bu kervana katılıyor ne yazık ki. Süngerden dönen Mustafa (Kitap boyunca sünger işini hiç anlamadım. Kömüre gider gibi süngere gidiyor Mustafa. Ve süngerden dönüyor. Herhalde mazide kalmış bir geçim kaynağı.) tecavüz olayını öğreniyor kısa zamanda. Fatmagül’e bu kötülüğü yapanları öldürmekten başka gayesi yok. Gelgelelim kaçakçılık işi yapan Münir Almanya’ya kaçırma vaadiyle Mustafa’nın aklını çeliyor, biraz da eline para tutuşturup onu bu düşünceden vazgeçiriyor. Fatmagül, Mustafa’nın kendisinden uzaklaştığını hissedince Kerim’le evlenmekten başka çare bulamıyor.

    Kerim, Fatmagül’e iyi davranmıyor ilk zamanlar. Tecavüze uğramış bir kadınla evli olarak aynı evde yaşamayı içine sindiremiyor. Yatağını bile ayırıyor. Ama insanlıktan fersah fersah uzaklaştığı zamanlar da oluyor. Örneğin sırf karnında çocuk taşıyor diye gariban Fatmagül’ü tekmeleyecek kadar ileri gidiyor. Ancak iyi ki Ebenine var. Kerim’e bu yaşına kadar bakan Ebenine’nin sözü geçiyor Kerim’in üzerinde. Gelgelelim Kerim’i tam ters istikamette dönüştüren Galip Usta’nın sözleri oluyor: “Ya kaç git buralardan, elin garibanı sokaklara düşsün. Ya da bağrına bas, insanlığını göster.” İşte bu sözden sonra Kerim bambaşka bir adam oluyor. Ne var ki rahat bırakmıyorlar Fatmagül’le Kerim’i. Fatmagül’e şehvetle bakanlar, onda gözü olanlar bu iki garibanı birbirinden ayırmak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.

    Öncelikle belirtmek gerekir ki öykü sürükleyici ve sarsıcı. Her an ne olacağı kestirilmeyen olaylar silsilesini büyük bir heyecan duyarak okudum. Mutlu mu olacaklar, Kerim Fatmagül’ü bırakıp kaçacak mı, Fatmagül tekrar tecavüze mi uğrayacak, Fatmagül’ün yüzü hiç gülmeyecek mi, kötüler istediklerini hep elde edecek mi vb. sorular aklımda döndü durdu hikâye boyunca. Son sayfaya kadar heyecan dorukta. Gerçekten okuru sarıp sarmalayan, mıknatıs gibi kendine çeken bir eser üretmiş Vedat Türkali. Bu kitabın son şeklini almasında payı olan, öyküyü biçimlendiren Sebahat Altıparmakoğlu’nu da anmadan geçmeyelim.

    Son söz: Tecavüz bir insanlık suçudur ve asla hafif görülemez. Bizim toplumda ne yazık ki tecavüze uğrayana da suçluymuş gibi davranılıyor. O saatte dışarıda ne işi vardı, kesin kuyruk sallamıştır gibi ucuz mantıksal gerekçeler uydurulup tecavüzün aklanmasına yol açılıyor. Oysa tecavüz için hiçbir gerekçe haklı görülemez. Sokakta bacakları ve göğüsleri açık dolaşan bir kadın sizi tahrik etti diye ona karşı hayvani yaklaşımınızı haklı mı göreceğiz? Eğer içinizdeki hayvanı susturmak istiyorsanız kendi bedenini kiraya veren insanları bulmanız pek de zor değil. Siz hayvanlığınızı sokak ortasında göstermeyesiniz, dizginleyebilesiniz, el âleme rezil olmayasınız, aklınız fikriniz her daim apış arasında olmasın diye devlet hizmet bile veriyor yahu.
  • 120 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·7/10 puan
  • Melek İpek'i düşünüyorum birkaç gündür. Televizyonda yüzünü ilk gördüğümde mahvolmuştum. Yüzü gözü mosmor olmuş zavallının. İşkenceye doymayan iğrenç bir mahlukla yıllarca aynı evde yaşamış. Katlanılır gibi değil. İyi sabretmiş. En sonunda gebertmiş pisliği. Böylece bir pislik daha yok oldu dünyadan.

    Allah'ım! Niye bu kadına bu kadar işkence reva görüldü? Yazık değil mi kuluna? Ne günah işledi de geldi başına büyük bir bela? Bazen isyan edesim geliyor Allah'a, düzene. Bazen pişman oluyorum yaratıldığıma. Gerçi suç bende değil ki!

    Eğer ölü yaşarken hayatı insanlara zindan etmişse o ölüye saygı duyamam. Böyle bir karakterin ruhu da azap içindedir. Yüce Yaradan'dan tek dileğim böyle insanları aynı kendi gibi insanlarla eşleştirmesi. Masum insanların canı yanmasın artık. Pislikler pisliklerle boğuşsun, temiz yürekli insanların karşısına da kendileri gibi insanlar çıksın. Eğer böyle olmayacaksa yok olsun dünya, tam ortasından patlasın. İnanın böyle bir dünyada yaşamamak yaşamaktan daha evladır.
Tam bir kitap kurdu olmasam da en azından Türkiye ortalamasının üzerinde kitap, gazete, dergi okumaktayım. Günde en az bir saat okurum. Yazılar da kaleme alıyorum. Okuma eylemiyle yazı eylemini birlikte yürütüyorum. Bu arada bir tane kitap yayımladım.
Ön büro görevlisi
Lisans mezunu
Kuşadası
Aydın
65 okur puanı
16 Ara 2016 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 57 kitap

  • Baba ve Piç
  • İçki ve Edebiyat Alemi
  • Fatmagül'ün Suçu Ne?
  • Kuyucaklı Yusuf
  • İçimizdeki Şeytan
  • Efsuncu Baba
  • Çocuk Geliyor
  • Koloni
  • Yöntem Üzerine Konuşma
  • Fatih Harbiye

Okuyacağı kitaplar 3 kitap

  • Türk Savun Kendini - Kalemin Namusu 1
  • Yarım Adam
  • Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

Kütüphanesindekiler 28 kitap

  • Derin Yahudi - Siyon Türk Zelda
  • Fatmagül'ün Suçu Ne?
  • Kuyucaklı Yusuf
  • İçimizdeki Şeytan
  • Efsuncu Baba
  • Her Yönüyle Kobi’lerin Yönetim Sorunları Ve Çözüm Önerileri
  • Yöntem Üzerine Konuşma
  • Fatih Harbiye
  • Sır Küpü
  • Kinyas ve Kayra

Beğendiği kitaplar 46 kitap

  • Fatmagül'ün Suçu Ne?
  • Kuyucaklı Yusuf
  • İçimizdeki Şeytan
  • Efsuncu Baba
  • Çocuk Geliyor
  • Koloni
  • Yöntem Üzerine Konuşma
  • Fatih Harbiye
  • Sır Küpü
  • Kinyas ve Kayra

Beğendiği yazarlar 12 kitap

  • Onur Bilge Kula
  • Soner Yalçın
  • Atakan Hatipoğlu
  • Orhan Veli Kanık
  • Mustafa Gazalcı
  • Emre Kongar
  • Etem Oruç
  • Dan Brown
  • Ayla Yazgan
  • Mehmet Nacar