1000Kitap Logosu
Aziz Özkan
TAKİP ET
Aziz Özkan
@kitaplarladans86
Tam bir kitap kurdu olmasam da en azından Türkiye ortalamasının üzerinde kitap, gazete, dergi okumaktayım. Günde en az bir saat okurum. Okuma eylemiyle yazı eylemini birlikte yürütüyorum. Bu arada bir tane kitabım bulunmaktadır.
Ön büro görevlisi
Lisans mezunu
Kuşadası
Aydın, 2 Aralık 1986
88 okur puanı
16 Ara 2016 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Rüzgarın Yırları'ndan Bir Kuple
"Düşmana karşı boynu eğilmez, Ölümün korkusu nedir ki bilmez, Yurdu için can verir, toprağın vermez, Tanrı'ya alkışı hiç eksilmez. *** Rüzgârın yırları, Seslenir tüm ruhuma, Bitmeyen yankısı, Dolanır gezer bozkırlarda." (Yaşru)
Mutluluk ve Izdırap Arasında
Mutluluk mu? Bir balon gibidir, çok şişirirseniz patlar. Keder mi? Ancak son nefesimizi verdikten sonra biter. Ve ardından huzur gelir. Ya da şeytanın mangalını şereflendirirsin. Kim bilebilir ki Allah'tan başka?
352 syf.
·
Beğendi
·
7/10 puan
Arzularının Esiri Olan Bir Kadının Başından Geçenler
Herkesin yaptığı, ama konuşulması ayıp olan bazı şeyler vardır hayatta. Tuvalete gittiğinizi söylersiniz, ancak “sıçmaya gidiyorum” demezsiniz; aynı şekilde “işemeye gidiyorum” da demezsiniz. Ayıp karşılanır, terbiyesiz olduğunuz düşünülür. Oysa hiç de ayıp değildir başka bir pencereden bakarsak. Çünkü yapacağınız işi söylüyorsunuz. Bu eylemlere bir isim verilmiş. Nasıl ki her eylemin bir ismi var, bu eylemlerin de isimleri var doğal olarak. Ne var ki bu eylemler gizli tutulur, söylenmez. Oysa herkes tuvalette ne yapıldığını çok iyi bilir. Bunun gibi herkesin çok iyi bildiği, ancak kimsenin konuşmadığı bir konu daha vardır. Sasha Grey dersem kuvvetle muhtemeldir ki aklınıza o konu gelecektir. Tabii ki “seks”ten bahsediyorum. İnsanoğlunun üremek, soyunu devam ettirmek için için yapmak zorunda olduğu, ancak kimilerinin de zevk ve para için yaptığı bir eylem. Özellikle dinin toplumun damarlarına kadar girdiği ülkelerde “tabu” olarak nitelenen ve bundan dolayı konuşulması toplumun aşırı tepki vermesine yol açtığı doğal, fiziksel ve ruhsal bir aktivite. Türkiye’de bırakın alelade konuşulmasını evli çiftlerin bile bahsettikleri anda cezalandırılacaklarmış gibi davrandıkları, konuşmaktan kaçındıkları mayınlı bir alan. Oysa kaçınmak, görmezden gelmek hiçbir meseleyi çözmediği gibi seks meselesi de konuşulmadıkça, ondan şeytan görmüş gibi kaçıldıkça dağ gibi büyür ve boşanmaya kadar gider. Elbette boşanmanın birçok sebebi vardır, bu sebeplerin de alt sebepleri vardır illaki, gelgelelim çiftlerin seks konusundaki uyuşmazlıkları, uzlaşmazlıkları da boşanmanın önemli sebeplerinden biridir kanaatimce. Evli erkeklerin birçoğunun niye dışarıda gözü var ve evli kadınlar niye mutsuz? Temel sebeplerden biri tatmin etmeyen seks değil midir? İnsanoğlunun yaparken en çok mutlu olduğu şeyde bir bozukluk varsa ortada bir mesele var demektir. Siz istediğiniz kadar inkâr edin, gerçek yine değişmeyecektir. Sasha Grey’in “Juliette Cemiyeti” isimli romanı bana bunları düşündürttü. Ancak Türk toplumunda tabu olan mesele romanda dibine kadar ve fütursuzca işleniyor. Marques de Sade’ın “Yatak Odasındaki Felsefe” kitabındaki gibi duvarlar yıkılıyor ve sınırlar sonuna dek zorlanıyor. Hatta “hiçbir sınır, aşılacak hiçbir engel bırakılmıyor” sözünün ufacık bir abartı duygusu dahi barındırmadığına emin olabilirsiniz. Sasha Grey ünlü bir porno yıldızı. Ancak bu tarz filmlerde oynamayı yıllar önce bıraktı. Yalnız bırakana kadar da yüzlerce filmde oynadı. Nane yiye yiye iyi para kazandı, adını da duyurdu böylelikle. (Reklamın iyisi kötüsü olmaz derler ya, porno sektöründe çalışmasaydı belki de adını kimse duymayacaktı. Tabii başka yollardan da meşhur olabilirdi, ancak kendisi hiç emek harcamadan para kazanılan bu basit yolu tercih etti.) Ardından seks içerikli olmayan filmlerde oynadı, DJ’lik yaptı, kitap dahi yazdı. İşte, “Juliette Cemiyeti” (Pegasus Yayınları, ilk baskı, Mart 2014) böyle bir yazarın kaleminden çıktı. Yazılmayanları, konuşulmayanları yazmış desem inanır mısınız? Okuyunca siz de anlayacaksınız ne demek istediğimi. Bir pornoda gördüklerinizi aynen kâğıda dökmüş yazar. Ancak ana tema cinsellik olsa da sürekli bir porno izliyormuş gibi yazmamış. Bir olay örgüsüne bağlı kalarak hem sürükleyici, merak uyandırıcı hem de baştan çıkarıcı bir kurgu yaratmış. Tek amacı okuru azdırıp boşaltmak olsaydı asla övmezdim bu kitabı, ancak gerilim romanları gibi merak ögesini hep diri tuttuğundan övgüye değer buluyorum. 350 sayfalık romanda çok fazla karakter yok, bu da daha kolay okunmasını sağlıyor. Romanı İngilizceden çeviren Müge Hestbaek’i de yazmadan geçmeyeyim. Eline aldığı işi çok güzel kotarmış. Türkçenin olanaklarını sonuna kadar kullanarak nefis bir dil ziyafeti sergilemiş. Romanın ana karakteri, Catherine. Sinema bölümü öğrencisi. Jack adında bir erkek arkadaşı var. Onunla sevişmeye doymuyor, ancak hayalleri o kadar geniş ki başka erkeklerin tadına bakmak için de can atıyor. Aslında Jack onu tatmin ediyor etmesine, ama o, hayallerine ket vuramıyor. Çünkü seks makinesine dönüşmek istiyormuş gibi arzularını coşturmakta bir sakınca görmüyor. Ahlakı reddediyor, terbiyeli ve namuslu bir kız olmaya çalışmıyor. Hayvani içgüdülerine göre hareket etmekten çekinmiyor. Gelgelelim Jack’e sırılsıklam âşık olduğundan onu asla bırakmak istemiyor. Onu kendisine ruh iki olarak görüyor. Ancak bedeni ve ruhu o kadar şehvetli hayallerle dolu ki başka erkeklerle yatmanın, başka bedenlerin üzerinde dans etmenin, başka azgın boğalarla bir olmanın zevkine de varmak istiyor. Vücudundaki bütün deliklerin kapanmasında mahzur görmeyecek kadar cinsel doygunluğa ulaşıyor. Bundan dolayı tek bir erkekle sevişmenin dışına çıkıp toplu seksin tadına da bakıyor. Gelgelelim romanın kurgusu içinde toplu seks teması çok fazla yer işgal etmiyor. Aslında başka erkeklerle seks yapmak Catherine için yalnızca bir heves. Çünkü Jack’i canından çok seviyor ve onu asla bırakmak niyetinde değil. Ayrıca Jack’ten başka erkeklerle yattığı için kendini de sorguluyor zaman zaman. Ancak seksin kölesi olduğundan arzularına boyun eğiyor. Hatta seks düşkünlüğüne gem vuramadığından dolayı ne idüğü belirsiz, tipi bozuk, karaktersiz insanlarla iletişim kurmak zorunda kalıyor. Neyse ki başını büyük bir belaya sokmadan önce onlardan kurtuluyor ve dümeni “güven, aile, mutluluk ve aşk” yoluna doğru kırıyor. Çünkü çıkmaz bir sokağa girdiğini idrak edince veya gittiği yolun doğru yol olmadığı kafasına dank edince Jack ile huzurlu bir birlikteliğin hayatında ne kadar vazgeçilmez bir yer kapladığının bilincine varıyor. İki kitap daha kaleme almış Sasha Grey. Pegasus, belki yayın haklarını satın alıp onları da Türkçeye çevirir. Neden olmasın? İyi okumalar, kitaplı günler dilerim. Kitaplarla kalın efendim.
Juliette Cemiyeti
4.3/10 · 95 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
294 syf.
·
Beğendi
·
8/10 puan
Yalçın Küçük'ün Hezeyanlarının Otopsisi
Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün birbirinin benzeri olan “Epilepsi ile Orgazm”, “Caligula” ve “Hasta Despot” kitaplarını üst üste okuduktan sonra yaklaşık 10 sene önce okuduğum, Yılmaz Dikbaş’ın “Saralı Ünlüler: Epilepsi ve Deha” kitabını tekrar gözden geçirdim. Bu kitabı okuduğumda Küçük’ün yukarıda adını verdiğim kitaplarını hiç elime almamıştım. Küçük’ün kitaplarını okuyunca “Saralı Ünlüler”i tekrar okumak farz oldu. Dikbaş’tan başka Küçük üzerinde Cenk Ağcabay ve FETÖ üyeliğinden 9 yıl hapis cezası alan Aytekin Gezici de kalem oynatıp eser ürettiler. Bunlardan en kapsamlısının Ağcabay’ın “Megalomania” adlı eseri olduğunu söylemeliyim. Yakında bu kitabı da okuyacağım. Yaklaşık 10 sene önce okuduğum, Gezici’nin “Saralı Putlar Tarihi” kitabı ise bu kitaplar arasında değer ve nitelik bakımından son sıraya koyuyorum. Çünkü Gezici kopyala-yapıştır yöntemiyle hazırlamış kitabını, bir emek sarf etmemiş, kendinden hiçbir şey katmamış. Gazeteci olmuş, ama okumayan, kitaplarla arası iyi olmayan bir gazeteci olmuş anlaşılan. “Illuminati” kitabı da böyleydi. Görünen köy kılavuz istemez. Hazıra konmakta üstüne yok diyebiliriz. Peki, Gülenci mi? Evet, yüzde 99,9 Gülenci, ama FETÖ’cü olup olmadığı konusunda emin değilim. Neyse konumuz bu değil. Bu meseleye girersek çıkamayız çünkü. Dikbaş, adı geçen kitabında Küçük’ün “Caligula: Saralı Cumhur” ile “Epilepsi ile Orgazm” kitaplarını ele alıyor. “Hasta Despot”u da bu kapsamda değerlendirirsek Dikbaş’ın bu üç kitabı hedef aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten bu üç kitap arasında temelde bir fark yok. Üç kitabın da asıl amacı sara (epilepsi) hastalığı üzerinden Recep Tayyip Erdoğan’a yüklenmek, saldırmak. Öyle ki amaç aslında sara hastalığını anlatmak değil, Tayyip Erdoğan’ın saralı olduğunu ortaya çıkartıp ne başbakan ne cumhurbaşkanı hatta ne de muhtar olabileceğini kanıtlamak, onu halkın gözünden düşürmek, tahtından indirmek. Çünkü ona göre bir epilepsi hastası asla kamuda görev alamaz. Gelgelelim Dikbaş asla böyle bir şeyin olmadığını, saralı olmanın kamuda görev almaya teşkil etmediğini anlatıyor. Asya Şafak Yayınları arasında çıkan, Eylül 2008’de basılan “Saralı Ünlüler” 294 sayfadan oluşmakta. Dikbaş, Yalçın Küçük’ün kitaplarını okuduktan sonra bu kitabı yazmaya karar veriyor. “Yalçın Küçük’ün, Türkiye’de yüz binlerce, dünyada on milyonlarca epilepsi hastasına, hiçbir bilimsel kanıta dayanmadan insafsızca ve ahlâksızca saldırıp hakaretler yağdırmasına önce bir insan, sonra da bir araştırmacı yazar olarak sessiz kalamadım.” (s. 10) diyerek epilepsi hastalığını birtakım yabancı kaynaklara dayanarak öğrenip didik didik ediyor. Yazar, Küçük’ün bütün argümanlarını darmadağın ediyor, saralılar ve Tayyip Erdoğan hakkındaki sözlerini tek tek çürütüyor. Türkiye’de 800 bin, dünyada 50 milyon sara hastasına saldıran, onları kişilik yoksunu ve insan dışı mahluklar olarak gören Küçük’ün maskesini indiriyor. Adının önünde prof. ünvanı bulunan Yalçın Küçük’ün akademiyle veya bilimsellikle pek alakasının olmadığını, magazin programlarının konu edineceği türden bir malzemeyle okurlarını safsatayla boğduğunu meydana çıkarıyor. Öncelikle epilepsiyi tanıyalım. “Epilepsi, sık görülen ve süreklilik gösteren önemli bir sinir sistemi bozukluğudur.” (s. 15) Epilepsi görünür kılan, hastanın geçirdiği nöbetlerdir. Nöbetler “kısmi” ve “genel” nöbetler olmak üzere ikiye ayrılmakla birlikte bunların da alt dalları bulunmaktadır. Kimi etrafa donmuş gözlerle bakar, kimi de şok verilmiş gibi şiddetle sarsılıp titrer. Kimi konuşamaz olur, kimi de sidiktorbası veya bağırsak kontrolünü kaybeder. Dolayısıyla saralıların yaşadıkları nöbet türleri farklıdır. Meditasyon gibi zihni rahatlatan yöntemlere başvurulsa da ilaçla tedavi yöntemi de mümkündür, ancak çok ağır durumlarda ameliyata başvurulur. İlk çağlarda insanlar epilepsinin kötü ruhların ve şeytanların işi olduğuna inanmışlardır. Din adamları sihir, büyü veya dua yöntemiyle hastanın bedeninin içine girmiş olan şeytanı kovmaya çalışmışlardır. Örneğin Babil tabletlerine göre epilepsinin sebebi metafizikle bağlantılıdır. Ancak bu batıl inanış zamanla yerini bilimsel açıklamalara bırakmıştır. Önce Batılıların görmezden geldiği Hintli bilge ve hekim Atreya (MÖ 1000-500 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir.) ve ondan 500 yıl sonra Yunanlı Hipokrat sara nöbetlerinin beyindeki bir bozukluktan kaynaklandığını tespit ederek eski inançları kökünden sarsmışlardır. (Yazar, Hint bilgelerinin MÖ 1000 yıllarında yazdığı, hayat bilgisi anlamına gelen “Ayurveda” adlı kitabı ve Atreya’yı görmezden gelerek epilepsi hakkındaki ilk bilgileri “Tıbbın Babası” ünvanını verdikleri Hipokrat’a mal eden Batı’ya ve Batı’nın her dediğini tartışmasız tekrarlayan Türk yazarlarına sitem etmektedir.) Ancak bilim ne kadar ilerlese de epilepsi hastalarına hâlâ kötü gözlerle bakıldığına, normal değilmiş muamelesi yapıldığına şahit olunmaktadır. Bu arada bugün için Hipokrat’ın görüşlerinin ve tespitlerinin baştan aşağı yanlış olduğu bilgisini de eklemiş yazar. Gelgelelim dönemine göre Hipokrat’ın tıpta devrim yapan, ilerici bir adam olduğunu es geçmeyelim. Bu gerçeği yazar da dile getirmekte; aslında hiçbir hastalığın kutsal güçlerle ilgisi olmadığını dinci, tutucu, bağnaz bir topluma rağmen savunan Hipokrat’ı yüceltmektedir. Yiğidi öldürmüş, ama hakkını yememiştir. Yazar, asıl adı Claudius Galenus (MS 131- MS 201) olan, kısaca Galen olarak bilinen Yunanlı bir hekimden de bahsetmiştir. Tıpla ilgili görüşleri ve buluşları Avrupa tıp tarihinde yüz yıllarca kullanılan Galen, epilepsi ile ilgili yanlış tespitlerde bulunduğu gibi doğru tespitlerde de bulunmuştur. Eksikliği, tüm epilepsi nöbetlerinin beyinde başladığını tespit edememesi, mideyi epilepsinin tetikleyicisi olarak görmesidir. Yazar, Galen’den sonra günümüzü kadar gelerek ünlü epilepsi araştırmacılarına kısa kısa değiniyor. Epilepsi ile ceza ehliyeti meselesini de inceleyen yazar, Yalçın Küçük’ün bir televizyon programında dile getirdiği sara hastalarının ceza ehliyeti olmadığı görüşünü çürütüyor. Britanya’da yaşanmış iki olay üzerinden Küçük’ün yalanını ortaya çıkarıyor. Küçük yazar, uyduruyor veya sıkıyor. Yalancının mumu da yatsıya kadar yanıyor. Kitapta eşcinsellikle (homoseksüel) epilepsi arasında herhangi bir bağ olmadığı da ortaya koyularak Küçük’ün bir başka savı daha çürütülüyor. Bu konuda Nazilerden ve antik Yunan döneminden örnekler veriliyor. Alman Nazi Partisi’nin çoğu eşcinsel üst düzey yöneticisinin hiçbirinin saralı olmadığı açıklanıyor. Caligula, Julius Sezar ve Dostoyevski üzerinden epilepsi ile eşcinsellik arasında bağ kuran Küçük’ün ne kadar sıktığı bir kere daha gün yüzüne çıkıyor böylelikle. Küçük’ün ipliğini pazara çıkarıyor, bilim adı altında yazdıklarını kitap boyunca bir bir çürütüyor Dikbaş. Bunlardan biri de Roma İmparatoru Caligula’nın saralı olduğu savı. Caligula’yı sanki onu muayene etmiş de saralı olduğunu kesin tespit etmiş gibi teşhis koyarak epileptik olarak damgalayan Küçük -ki ben de o kitapları okuyunca Caligula’nın gerçekten de saralı olduğuna inanmıştım- Robert Graves’in “I, Claudius” romanında yazanlara mal bulmuş Magribi gibi sarılarak bir roman yazarına Halil İnalcık’mış gibi muamele ediyor. Oysa bir romanda yazılanları tarihî belge olarak kabul etmek bir profesöre yakışır mı hiç? Dikbaş, Graves’in romanına dayanarak Caligula’nın “sara taklidi yapan bir aktör” olduğunu ortaya çıkarıyor. Böylece Küçük’ün bütün senaryosunu çökertiyor. Ayrıca Caligula’yı “küstah” ve “köle” olarak nitelemeyip ondan “akıllı”, “zeki” ve “güçlü” bir imparator olarak bahseden yazarların var olduğunu da ekliyor. Yani, herkes Caligula’ya sövmüyor, Küçük’ün baktığı gözlerle bakmıyor. Dikbaş’a göre Caligula gibi Julius Sezar’ın epileptik olduğu hakkında da elimizde herhangi bir kanıt yok. Gelgelelim Dostoyevski’nin saralı olduğunu ise tarih kaydetmiştir. Küçük ilk defa doğru bir noktaya parmak basmıştır. Ancak ne yazık ki doğrudan sapmış; Dostoyevski’yi budala, ifrit, ırz düşmanı, tacizci olarak nitelendirip haksızlık etmiştir. Çünkü Dikbaş’a göre sara hastalığının kişiliği tahrip edici bir yönü yoktur. Demek ki Küçük’e göre Dostoyevski ne yazdıysa odur. Eğer bir katili kurgulamışsa Dostoyevski de katildir. Eğer bir tecavüzcüyü kurgulamışsa Dostoyevski de tecavüzcüdür. Küçük’e naçizane tavsiyem bir daha edebî bir eser okumamasıdır. Çünkü gerçekle kurguyu karıştırıp okuduğu eserin yazarını apansız topa tutabilir. Küçük’ün adı geçen yapıtlarında Graves gibi Suetonius adına da sıkça rastlıyoruz. Küçük, Suetonius’a temel kaynakmış gibi dört elle sarılıyor. Ancak Dikbaş’ın yazdıklarına bakılırsa Suetonius da Graves gibi temel kaynak olarak kabul edilemez. Çünkü Suetonius, Küçük’ün yazdığının aksine ne Romalı bir devlet adamıdır ne de tarihçidir. Dolayısıyla “On İki Sezar” adlı yapıtı kayda değer bir nitelik, bilimsel bir değer taşımamaktadır. Dikbaş yedinci ve sekizinci bölümlerde Küçük’ün yalanlarını bir bir deşifre ediyor. Bunların detayına girip yazıyı daha fazla uzatmayacağım. Ayrıntılara inmek isteyenler kitabı mutlaka okumalı. Can Yücel “Yalçın Küçük küçüktür, ama mide bulandırır.” demiş. Yalçın Küçük yayımladığı bu masalsı kitaplar ve ileri sürdüğü savlarla gülünç duruma düşmüştür. Adının önündeki sıfata, ünvana yakışmayan düşüncelerle kendi kendini küçültmüş, hafifletmiştir. Megaloman mı desem, paranoyak mı desem, ne desem bilemedim. Ama serde bir manyaklık var, orası kesin. Yazıyı Yılmaz Dikbaş’ın bir cümlesiyle bitiriyorum: “Çok sıkmışsınız Yalçın Küçük Hazretleri!”
Saralı Ünlüler
Okuyacaklarıma Ekle
404 syf.
·
4/10 puan
Tayyip Erdoğan'ı Sara ile Sarmanın Dayanılmaz Hafifliği
Yalçın Küçük, kendi de kabul ettiği üzere, mermi sıkan değil, kitap sıkan bir yazar. Kitap sıkarken o sıktığı kitabın mermiden daha güçlü olduğunu düşünüyor. Sıktığı kitaplarla cinayetler işliyor. Başkasının cinayetlerini de işliyor kendi tabiriyle. Çünkü başkalarının söyleyemediklerini söyleyerek onların işlemekten imtina ettiği cinayetleri de üstleniyor. Gerçekten de Tayyip Erdoğan ile ilgili eleştirilerinin küçük bir kısmını dahi medyada yaymaya cesaret edecek bir babayiğit bulmak samanlıkta iğne aramaya benzer. Söz gelimi Tayyip Erdoğan’ın saralı olduğu savını kim dile getirebilirdi veya cumhurbaşkanı olabilmek için dört yıllık üniversite diplomasının olmadığını? Bir de Ergün Poyraz dile getirmişti aynı düşünceyi. Daha sonra bu savını genişleterek “Diplomasız” adını verdiği eserle kitaplaştırdı. Takip edebildiğim kadarıyla Türk medyasında Erdoğan’ın üzerine gidenlerin veya Erdoğan’ın karizmasını çizmeyi kafaya koyanların başında Yalçın Küçük ile Ergün Poyraz geliyor. Küçük, Erdoğan’ın “sara” ve “diploma” tarafından vurmaya çalışırken Poyraz, diploma ve “Takunyalı Führer” kitabıyla daha farklı yerlerden vurmaya çalıştı. Tabii bunların hepsi Erdoğan’ı toplum nazarından düşürmeye, Türkiye’yi yönetemeyecek nitelikte biri olduğuna topluma inandırmaya yönelikti. Ne var ki bu savlar vız geldi tırıs gitti, Erdoğan’ın gitgide güçlenmesini durduramadı. Her girdiği seçimde oy oranını biraz daha yükselten Erdoğan, Küçük ve Poyraz gibilerine toplumdan gördüğü destekle gereken cevabı verdi. Gerçi toplumun desteği yeterli görülmemiş olacak ki Erdoğan karşıtı bu savların sahipleri Ergenekon davasıyla hak ettikleri (!) cezayı aldılar. Yaramazlık yapmanın, deşilmesinde sakınca olan yerleri kaşımanın bedelini ödediler. Günümüze gelirsek... Artık Erdoğan’ı “saralı” ya da “diplomasız” olmakla suçlayarak tahttan indirmek gökyüzünü boyamak kadar imkânsızdır. Çünkü atı alan Üsküdür’ı geçmiş, bu savların etkisi balon gibi sönmüştür. Belli ki birileri Erdoğan’ı toplumun gözünden düşürmek, siyaset yapmasına engel olmak istedi, ancak başarılı olunamadığı apaçık ortada. “Epilepsi ile Orgazm” kitabında Tayyip Erdoğan’ın saralı olduğunu kanıtlamaya çalışan Yalçın Küçük “Hasta Despot”ta da (Mızrak Yayınları, 2. baskı, Aralık 2010) aynı tavrı sürdürüyor. 404 sayfalık kitabın yaklaşık 140 sayfası “Epilepsi ile Orgazm” kitabında yer alan “Mediko Politik” bölümünün birebir aynısı. Bir nevi “Epilepsi ile Orgazm”’ın devamı niteliğinde bir kitap hazırlamış, ancak aynı şeyleri tekrarlamaya gerek yoktu. Bazı şeyler temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze koymuş. Sanki biz aptalız da anlamıyoruz. Kitabın sayfa sayısı yarı yarıya kısaltılabilirdi. Pazarlama yöntemi olabilir. Kitap kalın olsun da daha pahalıya satılsın, diye düşünülmüş olabilir. Kitaptan öğreniyoruz ki Tayyip Erdoğan Yalçın Küçük’e beş ayrı dava açmış. Bu davalardan “Caligula” ve “Epilepsi ile Orgazm” kitaplarıyla ilgili olanları reddedilmiş. Diğer davalar kabul edilmişse bile Küçük’ün herhangi bir davayı kaybettiğine dair bir ifadeye rastlamadım. Tayyip Erdoğan’ın “saralı” olduğu savıyla ilgili Küçük’ün en önemli keşfi 17 Mart 2008 nüshalı Milliyet gazetesinde yer alan bir habere dayanıyor. Habere göre Güven Hastanesi’nde ilk müdahaleyi yaparak Erdoğan’ın hayatını kurtaran doktor Güllap’ın uzmanlık alanı “nöroloji”. Haber metnindeki bu önemli bilgiyi âdeta cımbızla çekip alan Küçük, nörolojinin fıtıkla, attan düşmeyle, hiper glisemi ile uzaktan yakından alakasının olmadığını belirtiyor. “Sara nörologların yetkisi dahilindedir.” (s. 352) diyor. Ayrıca Küçük, hastanenin karşısındaki eczaneden alınan ilaçların şeker hastalarına asla verilmemesi gereken ilaçlar olduğu bilgisine de ulaşmış. Bunlarla birlikte daha pek çok bilgiyi alt alta sıralayan yazar, Erdoğan’ın epileptik olduğunu sonucuna ulaşmış. Dolayısıyla Erdoğan’a saralı demesinden dolayı hakkında açılan davanın hükümsüz olduğunu düşünüyor. Çünkü bir hastaya hasta demenin suç teşkil ettiği ne duyulmuş ne görülmüş bir şeydir. Yalnız bütün bunları ileri süren Yalçın Küçük’ün saralı olmanın devlet memurluğuna, cumhurbaşkanı veya başkaban olmaya engel teşkil etmediğini belirtmesi kendi içinde tutarsız olduğuna dair güçlü bir kanıttır. Eğer gerçekten Küçük’ün dediği gibiyse Erdoğan niye 2007’de cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmadı? Çünkü onun savına göre “epilepsi” meselesi gündeme geldikten sonra Erdoğan cumhurbaşkanlığı makamından vazgeçti. Bir megalomanyak gibi kendine çok önem atfeden, kendini “gizli bir el” olarak gören, “mermi değil, kitap sıkan”, kitaplarla bombalayan yazarımız kendisinin epilepsi meselesini gündeme getirmesi üzerine Erdoğan cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturamayacağını anlayınca cumhurbaşkanlığına aday olmaktan vazgeçtiğini ileri sürmekte. Erdoğan ile ilgili her meleseyi kendisiyle ilgili görmek, Erdoğan’ın yoluna bizzat kendisinin taş koyduğunu büyük bir fatih edasıyla böbürlene böbürlene açıklamak herhalde Yalçın Küçük’ü dünyanın en mutlu insanı yapıyor. Çünkü üslubu incelendiğinde yazdıklarından ne kadar zevk aldığı hissediliyor. Yoksa bu kadar kendine değer atfetmek, Dünya adlı gezegenin evrende havada kalmasını kendi sağlıyormuş gibi kibirlenmek başka nasıl izah edilebilir ki? Yazar, “Hasta Despot”ta Roma’daki cumhuriyet rejimini ortadan kaldırıp diktatörlük yönetimine geçen Augustus ve özellikle Caligula dönemlerinden örnekler verip cumhuriyet rejiminin yıkıcısı, tepeleyicisi olarak Tayyip Erdoğan’ı hedef tahtasına oturtmuş. Kendince saralı tanısı koyduğu Caligula ile yine kendince saralı olarak yaftaladığı Tayyip Erdoğan’ı birbirine benzetmiş. “Caligula ya da caligula-familyası ise, ben ekliyorum, bellekleri tümden silmek ve bir zamanlar cumhuriyet olduğunu ve cumhuriyetçilerin yaşadıklarını tümden unutturmak içindir. Bir döküntü ve bir tepeleyici olarak tarih ediyorum.” (s. 145) diyerek zalim ve saralı Roma İmparatoru Caligula ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan arasında bir benzerlik olduğunu ima ediyor. Çünkü eğer ima etmeseydi Caligula ile Erdoğan’ı aynı kitapta anlatmazdı. Buradan çıkan anlam şu ki Erdoğan’ı “cumhuriyetin tepeleyicisi” olarak niteliyor. Kitabı okuyanların kitaptan bu yargıyı çıkarması pek zor değil. Epilepsi mı? Erdoğan’ın epileptik olduğu savı üzerine takip ettiği ipuçları, işaretler, izler Yalçın Küçük’ü tatmin etse de beni pek ikna etmedi açıkçası. Başka okurları ikna etti mi acaba?
Hasta Despot
Okuyacaklarıma Ekle
1
...
323 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.