Aziz Özkan profil resmi
Aziz Özkan kapak resmi
Tam bir kitap kurdu olmasam da en azından Türkiye ortalamasının üzerinde kitap, gazete, dergi okumaktayım. Günde en az bir saat okurum. Yazılar da kaleme alıyorum. Okuma eylemiyle yazı eylemini birlikte yürütüyorum. Bu arada bir tane kitap yayımladım.
Ön büro görevlisi
Lisans mezunu
Kuşadası
Aydın
11 okur puanı
16 Ara 2016 tarihinde katıldı.
Tam bir kitap kurdu olmasam da en azından Türkiye ortalamasının üzerinde kitap, gazete, dergi okumaktayım. Günde en az bir saat okurum. Yazılar da kaleme alıyorum. Okuma eylemiyle yazı eylemini birlikte yürütüyorum. Bu arada bir tane kitap yayımladım.
Ön büro görevlisi
Lisans mezunu
Kuşadası
Aydın
11 okur puanı
16 Ara 2016 tarihinde katıldı.
  • 62 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Heavy metal en çok dinlediğim müzik türlerinden biri. Metal müzikle ilgili kitaplar piyasaya çıktıkça da takip etmeye çalışıyorum. Son çıkan kitaplardan biri Heavy Metal adını taşıyor. Karakarga Yayınları’ndan çıkan kitap çizgi roman türünde. Yazan Jacques de Pierpot, çizen Hervé Bourhis.
    62 sayfadan oluşan kitap heavy metalin geçmişten bugüne kadar nasıl geliştiği, hangi aşamalardan geçtiği, hangi sarsıcı olaylarla anıldığı üzerinde kısa kısa bilgilerden oluşuyor. Yazar metal müziğe damgasını vurmuş gruplardan da isim isim bahsediyor. Yalnız niyeyse çok ince bir kitap hazırlamışlar. Oysa sayfa sayısını daha çok arttırıp daha fazla bilgi verebilirlerdi. Böylece daha doyurucu bir kitap ortaya çıkardı kanaatimce. Yine de ellerine sağlık diyelim böyle bir kitabı yayın dünyasına kazandırdıkları için.
    Kitap Heavy Metal başlığı taşısa da sadece heavy metal gruplarını barındırmıyor. Metal müziğin alt türleri olan black metal, doom metal, alternatif metal, nu metal, trash metal türünde müzik icra eden gruplardan da örnekler var. Kitabın başında bulunan, David Vandermeu tarafından yazılan metinde de belirtildiği gibi kitaba isim vermeleri hiç de kolay olmamış. Kitaba hangi adı koyacakları konusunda kararsız kalmışlar. Çünkü heavy metal metal müziğin alt türlerinden biriyse eğer black veya trash metalin bu kitapta yer almaması gerekirdi. Girişte de belirtildiği üzere “kitabı oluştururken tek bir kutuya asla sığmayacak çok başlı bir yılana benzer bu müzik türünü zapt etme konusunda” zorlanmışlar. Neticede hem hard rock hem de metal tutkunlarını memnun edecek bir ad bularak kitaba son noktayı koymuşlar. (Metalcilerin çoğu “ağır abi”lerdir zaten. Bu yüzden “metal”in önündeki “heavy” (Türkçede “ağır” anlamına gelir.) sözcüğünü yadırgamıyoruz.)
    Kitapta önemli bulduğum, ilginç satırları maddeler hâlinde sizlerle paylaşmak istiyorum.
     Metalcilerin yaptığı şeytan boynuzlarını simgeleyen işareti -daha önce Amerikalı bir grup olan Coven tarafından kullanılsa da- şöhrete kavuşturan ilk kişi Ronnie James Dio’dur. Dio geceleri yatmadan önce büyükannesinin kem gözlerden koruması için zafer işareti olan V yerine şeytan boynuzları hareketi yaptığını anlatmıştır. Hareket kısa sürede bir virüs gibi yayılmıştır.
     Metal müziğin doğuşuna imza atan grup Black Sabbath’tır. Grubun ismi 1963 yapımı korku filminden gelmektedir. Black Sabbath kendisinden sonra gelen birçok müzik grubuna ilham kaynağı olmuştur. Grubun üyesi Tony Iommi çelik fabrikasında çalışırken sol elindeki iki kemiği kaybedince acı çekmeden çalabilmek için mi’den do diyez’e geçerken telleri gevşetir. Bu akort, sesin daha kalın çıkmasını sağlar. Iommi triton’u (Orta Çağ’da Hristiyan kulağını sarsacağı ileri sürülerek yasaklanmış düzensiz ses aralıkları) kullanır.
     Metal, gençleri ahlaksızlığa, satanizme, intihara yönlendirdiği gerekçesiyle tepki çeken bir müzik türüdür. W.A.S.P ve Mötley Crüe kadın politikacıların yönettiği Parents Music Resource Center tarafından kara listeye alınan ilk gruplardandır. Albümlerin üzerine “parental advisory” (uygunsuz içerik) etiketinin konulmasını bu kurum sağlamıştır. Hatta The Filthy Fifteen (Pis 15’ler) ismiyle bir liste oluşturulup bu listedeki isimlerin radyoda çalınmasına karşı çıkmışlardır.
     Parent Music Resource Center üyeleri endişelerinde haksız değildir. W.A.S.P ve Mötley Crüe’nün sertlik bakımından ötesindeki black metal grupları gemi azıya almış, cinayet işleyecek kadar sapıtmışlardır. Black metal şiddetle anılır olmuştur. 6 Haziran 1992’de sabah 6.00’da (666) Fantoft Kilisesi ateşe verilir. Emperor’un davulcusu bir eşcinseli, Burzum’un kurucusu Varg Vikernes Euronymous’u öldürür. Mayhem’in vokalisti Dead 1991’de tüfekle intihar eder. 1991’de iki ergenin ihtihar etmesiyle metal müzik yine şimşekleri üzerine çeker. Metal gruplarına çeşitli davalar açılır. Bir seri katilin metal müziğe ilgi duyması bile o caninin dinlediği grubun (AC/DC) suçlanması için bir delilmiş gibi ele alınır. Bu tür olaylar metal müziğin sorgulanmasına sebep olur.
     Şeytan figürü metal müzikte önemli bir semboldür. Ancak bazıları şeytana taparken bazıları da şeytana lanet etmektedir. Örneğin Tom Araya ve Dave Mustaine Katolik inancına sahip olduklarını açıklamışlardır. Stryper konserlerin ardından İncil dağıtacak kadar Hristiyan değerlerine bağlı bir gruptur.
     2003’te Fas’ta 14 müzisyen ve metal müzik tutkununa ahlaki değerlere aykırı hareket ettikleri gerekçesiyle ceza verilmiştir. 2009’da yılında Cannes’da ilk gösterimi yapılan İran filmi “Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor”da metal müzik sanatçılarının nasıl baskı altında oldukları anlatılmaktadır. Dolayısıyla İslami rejimin baskın olduğu topraklarda metal müzik pek de hoş karşılanmamaktadır.
     Metal müzik işkence aleti olarak da kullanılmıştır. Amerikan ordusu Guantanamo’da hücrede tutulan mahkûmlara son ses metal müzik dinleterek psikolojik bir işkence yöntemi uygulamıştır. Gardiyanların favorisi Enter Sandman’ındır. Ama birçok grup bunu protesto etmiştir.
  • 62 syf.
    ·1 günde·Beğendi·İnceledi·9/10
  • Aziz Özkan paylaştı.
    62 syf.
    ·9/10
    Metal müziğinin nasıl çıktığını, ne zaman ve kimler tarafından çıkarıldığını ve ilerleyişini kronolojik sırayla anlatan çizimler ile desteklenmiş çok iyi bir kitap. Kitapta Led Zeppelin, Deep Purple, Nirvana, İron Maiden, AC/DC, Metallica gibi klasikleşmiş bir çok gruptan bahsediyor. Grupların yaşadığı zorluklar metal türünün önüne geçilmek istenmesi ve türün oluşumunda karşılaşılan olaylar okuyucuya 70'ler 80'ler 90'lar gibi bir sırayla anlatılıyor. Bunların yanında grupların gitarist, baterist, vokal olarak kişilerini de anlatıyor. Ayrıca kitap metal müziğinin alt dallarını da ilerleyişine ve türeyişine göre sunuyor. Kitabı okuduğumda daha iyi anladım ki bu türdeki müzikler diğer türlere göre daha farklı. Metal müzikte olan şey sadece gürültü değil, dikkat edilirse sözler ve sahne çok anlama geliyor. Anlatmak istenilen şey haykırarak dile getiriliyor. Bu haykırmanın ise kendi içinde anlamları var. Rock ve Metal türündeki müzikleri dinleyenler ve sevenler için kaçırılmayacak bir kitap. Tavsiye ederim.
  • 228 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Etem Oruç Kuşadası’nda tanışma fırsatı bulduğum, efeleri anlatan kitaplarıyla tanınan, Ege Bölgesi’nin her toprağını karış karış dolaşmış, tam bir Egeli diyebileceğimiz, neşeli, sevecen, hoşsohbet bir isim. İlk okuduğum kitabı Umur Bey’den Atatürk’e Efelik ismini taşıyor. Geçen sene Kuşadası’nda kurulan kitap fuarına geldiğinde hem tanıştım hem de imzalı iki kitabını aldım. Diğer kitabının adı Ege’de Börklüce ve Bedreddin. Bu kitabı da yakın bir zamanda okuyacağım.
    Yazar, Berfin Yayınları tarafından Nisan 2018’de basılan ve 232 sayfadan oluşan Umur Bey’den Atatürk’e Efelik’te efelik geleneğini Umur Bey ile başlatıp Atatürk’e kadar ele almış. Efeliğin nasıl ve neden ortaya çıktığını, ne anlama geldiğini, giyiminden tutun da zeybek oyununa kadar bütün kültürel özelliklerini, neyin mücadelesi etrafında kurumsallaştığını yarı roman havasında yarı öğretici bir tarzda yansıtmış eserine. Ana konudan zaman zaman kopsa da verdiği bilgiler Ege kültürünü, insanını, yaşayışını, zihniyetini, duruşunu, inancını öğrenebilmek açısından gayet verimli. Ancak bütün Ege’nin aynı duygu ve düşünceleri paylaştığını söylemek mümkün değil elbette. Ama yine de yazarın bizzat kendisi gibi Ege yaşayışını hayatının merkezine almış, geleneklerini yaşatmaya çalışan insanların varlığını yok sayamayız. Bu insanlar aynı zamanda da Atatürkçülük orta paydasında buluşuyorlar. Ulusumuzu geri bırakan köhnemiş zihniyeti terk edip çağdaşlığa doğru yelken açmışlar. Söz gelimi siz hiç tiyatrosu olan bir köy gördünüz mü? Var desem inanır mısınız? Yazarımız gidip görmüş yerinde. Fotoğraf da çekmiş. Bademler adı verilen köyde tiyatro var. Köyün kadını, erkeği bu tiyatronun hem oyuncusu hem de seyircisi. Tiyatronun dışında oyuncak müzesi ve kütüphane bile var. Köy mü desem, üniversite mi desem bilemedim. Siz düşünün artık ne kadar çağdaş bir havayı soluduklarını. Değil çağın içinde, çağın ilerisinde bile yaşadıklarını söylemekle herhalde mübalağa etmiş sayılmayız.
    Efelik veya zeybeklik kurumunun ortaya çıkışını Umur Bey ile başlatıyor Etem Oruç. Peki, kimdir bu Umur Bey? Tarihte oynadığı rol nedir? Nasıl bir hükümdardır? Başarıları nelerdir? Gelin bu sorular etrafında Umur Bey’i tanımaya çalışalım.
    Bilindiği gibi Anadolu’nun kapıları Malazgirt zaferiyle Türklere açıldıktan sonra batıya doğru akın akın seferler düzenlenir. Türkler savaşçı bir toplum oldukları için kendilerine verilen topraklarla yetinmezler. Ta İzmir’e kadar giderek Bizanslılara karşı üstünlük gösterirler. Anadolu’nun çeşitli topraklarında Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Karasioğulları vb. birçok beylik kurulur. Bunlardan biri de Aydınoğulları Beyliği’dir. Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından Aydın ve çevresinde kurulan beyliği yükselme dönemine ulaştıran kişi Umur Bey’dir. Mehmet Bey tarafından İzmir emiri olarak atanan Umur Bey Mehmet Bey’in oğludur. Umur Bey babası öldükten sonra beyliğin başına geçerek 1334-1348 yılları arasında hükümdarlık görevini üstlenir. Umur Bey’i tarihte meşhur kılan asıl unsur gerçekleştirdiği deniz seferleridir. Ege adaları, Yunanistan ve çevresine düzenlediği seferlerle haçlılara korku salmıştır. Sakız Adası’nı almıştır. Karadeniz seferine çıkıp Kili, Eflak gibi sahillere baskınlar yapmıştır. Rodos Şövalyeleri ile mücadeleye girmiştir. Bizans’taki saltanat mücadelelerinde kara orduları komutanı Kantakuzen’i desteklemiştir.
    Umur Bey 300 gemilik donanmasıyla denize kıyısı olan ülkelere nefesini enselerinde hissettirmiştir. Umur Bey’den ayrıca “gemileri karadan yürüten ilk Türk” olarak bahsedilir her ne kadar bu olay Bizans kaynaklarında bulunmasa da.
    Etem Oruç’un efeliği Umur Bey ile başlatması onun efeliği veya zeybekliği sınıflandırması ve kurumsallaştırmasından dolayıdır. Sadece kendisi değil, kardeşi Bademiye Emiri İbrahim Bahadır da efeliğin kök salması için çabalamıştır. Efeliğin özünü oluşturan sancaktar teşkilatıyla yelkenli gemilere alınacak kişiler belirlenir ve sancaktar adı verilen kişi kızanlar (efenin buyruğundaki askerler) ve zeybeklerle (kızanlardan sorumlu kol beyleri) beraber sefere çıkar. Bunlar mert, yiğit, korkusuz, sözünün eri ve doğrunun kılıcı olarak nam salmışlardır.
    Efelik ta o dönemden bugünlere kadar gelmiştir. Atatürk efeliği efendiliğe dönüştürerek (Ethem Oruç’un en beğendiğim sözüdür.) dağlara çıkıp haklarını arayan, zayıfları dağlardaki haramilerden koruyup kollayan efeliği sonlandırmıştır. Çünkü işgal güçleri defedilmiş, savaş yorgunu Türkiye zaferini ilan etmiş, yeni bir devlet kurulmuş, haksızlıklar ortadan kalkmıştır. En ünlü efelerden Yörük Ali Efe ile Demirci Mehmet Efe savaş meydanında değil de yatakta ölerek efeliğin son temsilcileri olmuşlardır.
    Günümüzde dağa çıkıp hakkını arayan efelere rastlamasak da zeybek oyunu bir folklor ögesi olarak, Umur Bey’i ölümsüzleştiren simgesel bir anma etkinliği olarak özellikle Aydın ve çevresinde varlığını sürdürmektedir. Peki, zeybek oyunu nasıl doğdu? Yazar bu konuda da bilgi edinmiş. İlahlar devri denilen ilk çağlarda ilahların başında şarap tanrısı Baküs (Dionysos) gelirmiş. Ege halkı eylül ayında herhangi bir gün Baküs şerefine törenler düzenlermiş. “Günlük işlerinde asmadan kollarını kaldırıp nasıl üzüm kesiyorlar, eğilip sepete koyuyorlar, fıçılarda nasıl çiğniyorlarsa bu törenlerde de aynı şekilde el, kol, bacak ve gövde hareketlerini yaparlar. İşte bu beden hareketlerinin zeybek oyununun doğuşunu gösterdiği söylenmektedir.” (s. 20)
    Her kitapta en az bir tane hata vardır. Önemli olan bu hataları en aza indirebilmektir. Bunun için yazarın kitabını yayınevinin düzgün, titiz bir son okumadan geçirmesi gerekir. Eğer bu yapılmazsa kitaptaki hata payı artar. Çünkü yazar kitabı büyük bir heyecanla hazırlarken “ne de olsa yayınevi son bir incelemeden geçirir” diyerek titiz davranmıyor olabilir. Okuduğum birçok kitap gibi bu kitap da maalesef hatalarla dolu. Kitap yazıldığı gibi kalmış, kimse incelememiş, üstünden geçmemiş. Örneğin 158. sayfada tırnak işaretinin sonu var ama başladığı yer belli değil. 161. sayfada eksik bir cümle var. 169 ile 172’de aynı cümleler var. Yönder sözcüğü sıkça kullanılmış. Belli ki bilinçli bir tercihten kaynaklanıyor. Pek aşina olmadığımız bir sözcük. Önder demek varken “yönder” kulağa pek hoş gelmiyor açıkçası. 177. sayfada Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesinden Mevlana’nın Ahi Evran’ı sorumlu tuttuğu ve onu öldürttüğünden söz ediliyor. Şems-i Tebrizi’yi tam olarak kimin öldürdüğü bilinmediği gibi Mevlana’nın Ahi Evran’ı öldürtüp öldürtmediği de tam olarak bilinmiyor. Bu, sadece bir varsayım. Ayrıca çok güçlü bir varsayım da değil. Bir de bu olay anlatılırken mantık hatası yapılmış. Cümlede “Mevlana Nurettin Caca’yı öldürtür” diyor, bu olaydan sonra da Nurettin Caca’nın Hacı Bektaş’tan yüz çevirdiğinden söz ediliyor. Öldürülen adam nasıl oluyor da başka birinden yüz çevirebiliyor? Hortlayıp yeryüzünde mi dolaşmaya başlıyor yoksa? 180. sayfada hem Hayyam’ın cahillere kulak asmadığından bahsediliyor hem de küçük insanların dedikodusunun onu rahatsız ettiğinden. Eğer gerçekten kulak asmıyorsa onu rahatsız etmemesi gerekir, öyle değil mi?
    Kitapta daldan dala atlamış Oruç. Bu yüzden konu bütünlüğünden eser yok. Artemis Tapınağı ile Kral Mezarı’nın nerede olduğundan, Hallac-ı Mansur’un niçin “Enel Hak!” dediğinden, Danimarkalı Thomsen’ın Orhun yazıtlarını okumayı nasıl başardığından, Osmanlı Devleti’nin Alevileri niye sevmediğinden vb. birçok konudan kısa kısa bilgiler aktarmış okurlarına. Tabiri caizse ortaya karışık bir yemek hazırlamış. Biz de o yemekten -tuzu biraz fazla olsa da- nasiplendik efendim.
  • 228 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·7/10
  • Bazen gerçek hayalden daha tuhaftır.
    Dan Brown
    Sayfa 414 - Altın Kitaplar Yayınevi
  • Aziz Özkan paylaştı.
    536 syf.
    ·14 günde·Beğendi·10/10
    KIŞKIRITICI, AKIL KARIŞTIRICI, DÜŞÜNDÜRÜCÜ, SOLUKSUZ BİR ROMAN

    Dan Brown okurları, Dan Brown’ın yeni bir kitabını okumadan önce hemen hemen ana hatlarıyla hatta ara hatlarıyla da dahil olmak üzere ne okuyacaklarını, kurgunun kısmi olarak da kollarını bilirler. Robert Langdon bir kurumdan veya bir kişiden bir davet alır, cinayet ile olaylar başlar, cinayetin arkasında tarih, bilim, sanat ve dini öğeler yer alır ve Langdon baştan sona suçlu durumunda gözükürken, olaylar ve şifrelerin çözülmesi ile de konu sonuçlanır ve okur da kendini heyecanın içinde bulur. Başlangıç da bu şekilde olup, tüm diğer kitapları gibi konuya girdikten sonra her bir sayfasının final havasında heyecanlı olduğu bir kitap. Tabii bunların yanında Langdon her bir defasında da bir kadın ile tanışır, beraber ortak bir şekilde de maceralarına devam ederler. Tanışılan kadın da Dan Brown’ın tasvirleri ile öğreniriz ki güzel ve çekici bir kadındır. Genelde bu tarz romanlarda kadın ile erkek arasında istemsiz bir şekilde aşk başlar hatta devam kitaplarında da aynı kişi devam kitaplarına tekrardan dahil olur; ama Dan Brown kitaplarında bu durum hiç yoktur. Kitap içerikleri unutulmayacak, kitap içindeki dünyada çok ses getirecek kadar önemli bir olay olsa da bu durumla karşılaşmayız, o kadından ses seda çıkmaz artık. Düşünüyorum da, Robert Langdon’ın yeni bir macerasına acaba Sophie Neveu ya da Vittoria Vetra bir şekilde dahil olsa ya da bambaşka kitabı olan, seri dışı romanı olan İhanet Noktası’ndaki Rachel Sexton filan dahil olsan nasıl olur? Bence çok güzel olurdu hatta diğer kitaplara yapılan ufak göndermeler ile de bu güzelliğin keyfi artardı. Bunun ufak örneklerini Greg Iles kitaplarında görsek de bana göre en başarılı şekilde yapan Michael Connelly ‘dir. Bu benzerliklerle beraber Brown’ın kitaplarında olmazsa olmazı artık alışageldiğimiz katilidir, Langdon ve yanındaki kişiyi sürekli kovalayanıdır. Cehennem’de bu kadar net olarak yoktu ama genelde katilin farklı bir özelliği olur, fiziksel bir kusur ya da değişiklik gibi ve katilin acılarla olan geçmişi gibi. Bu kitapta da Dan Brown’ın bu özelliklerinin hepsini görüyoruz. Kısaca özet geçmem gerekirse Dan Brown okurları, yeni bir kitabı çıkmadan önce kitabı için ne şekilde işleyeceğini, ne şekilde ilerleyeceğini bildiklerinden dolayı merak ettikleri Brown’un bu sefer hangi tarihi unsuru kullanacağı, hangi tarihi gerçeklere bağlantı yapacağı ve bunları günümüze ne şekilde bağlayacağı esas merak konusudur. Tipik Harlan Coben kitaplarının biraz farklı beklentisi olarak da denilebilir. Coben kitaplarında da okur ne okuyacağını bilir, sadece bana göre hiç kimsenin tahmin edemeyeceği sürpriz finalini merak eder, çünkü bilindiği üzere Coben romanlarında da bir aile üyesi kaybolur/kaçırılır/ölür ve gelişme kısmında bu kişi sanki suçlu ve kötü olarak görünür ve okur bu durumu artık kabul de eder. Final de Coben kitaplarının isimlerine yakışacağı şekilde hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı anlaşılır ve mükemmel bir final ile de kitap sonuçlanır.

    İki yazarı kurgu olarak olmasa da kendi usüllerine göre yazım tarzı olarak aynı kefeye koydum diyebilirim; ama Brown’ın Coben’e göre farklı çok güzel ve çok başarılı şekilde yaptığı bir şey daha var, o da hiç şüphesiz tabii ki reklam. Tek kelime ile desteklemek gerekirse mükemmel reklam. Dan Brown kitapları güzel, akıcı, okunması kolay olmasına rağmen çoğu gerilim/macera romanları gibi içi boş da değildir ama dünya gündeminde çıkarttığı ses kadar da dolu değildir demem gerekiyor; ve bu işi de, yazarlığı da çok iyi yaptığını söylemem gerekiyor. Bu kitabının çeviri aşamasında bile takdire şayan bir şekilde ülkemiz dahil aynı zamanda yayınlanacak ülkelerin çevirmenlerinin bilinmeyen bir şehirde bir bina içinde kilit altında tutulmaları bile gerekli olduğu kadar bana göre kitap için de mükemmel bir reklam oldu. Düşünsenize çeviri odanıza girerken cep telefonlarınızdan, saatlerinize kadar her bir şey dışarıda bırakılıyor ve çoğu şeyden bihaber şekilde çeviri yapıyorsunuz, aynı Dan Brown kitaplarının içeriği gibi çevirisi de süper gizemli bir organizasyon.

    Başlangıç’ta Dan Brown, Melekler ve Şeytanlar’dan sonra tekrardan sürekli karşı karşıya gelen bilim ve dini karşı karşıya getiriyor. Teist olan ya da olmayan biraz düşünen hemen hemen herkesin sürekli düşündüğü iki soru vardır, “Nereden geldik?” ve “Nereye gidiyoruz?” sorularını düşünür, fikirler üretir ve üzerine yorumlar yaparız. Bu kitapta da yazar bu iki soruyu temeline alarak kurgusunu oluşturmuş. Burada, bu sitede bile bu ve benzeri konular sürekli tartışılır, sürekli de her yerde gündemimizde olacak sorulardır. Dediğim gibi kitaba bu riskli belki de kışkırtıcı sorulardan temel oluşturup ortaya mükemmel bir roman çıkartmış. Ve bana göre de kitapta olan sunum kısmında gördüğüm en sağlam, en gerçekçi sorgulamanın yapıldığı, aynı şekilde düşüncelerin barındırıldığı bir kitap. Sorgu yapan tarafa da hak vermemek gerçekten çok zor. Yeni moda ateist dalgasının yaptığı gibi basit bir şekilde, basitliğinden insanı sinir edici seviyede tespitleri kullanmayan karakterlerin olduğu bir sunum. Bu kısımlar ise aklın karışıp ve düşünmeye şevk ettiği en başarılı kısım, yapılan sunum ise kesinlikle izlemek istediğim, gözlerimde adeta canlanan, sunumda verilen efektleri duyabilmem kadar güzeldi. Nereden geldik ve nereye gidiyoruz soruları kitap için esas soru olsa da benim için kitapta daha zor olan iki adet başka bir soru var: #24671301 Bilim ve din romanda karşı karşıya geldiği için de adından anlaşılacağı üzere romanın baş konusu “yaratılış”, bir tarafta din adamlarının anlattığı tek seferde yaratılış kısmı var, diğer tarafta ise bilim insanlarının anlattığı bir sürece dair olan başlangıç kısmı var, maalesef ki olması gerektiği ama maalesef bir türlü olmayan, var diyenlerin de tepki gördüğü bir sürecin dair olduğu yaratılış kısmı tabii ki de yok, her ne kadar Langdon bunun olabileceğini söylese de genel olarak bu düşünce ne romana hâkim ne de dünyamıza. Nereden geliyoruz ve nereye gidiyoruz sorusu gerçekçi bir şekilde tarafların sadece kendi düşündüğü taraflarından tek taraflı olarak baktıkları için kısır bir döngüye de girmemesinin imkânsız olduğu bir durum. Aslında Edmond’ın dediği gibi, bu iki soru, aynı hikâyenin iki yarısıdır. Çok öncelere gitmemiz lazım cevap için, İsa’dan 4 milyar öncesine kadar gitmemiz lazım ki tam olarak net cevabı ancak o zaman bulabiliriz ya da dini gerçeklerle bilimin şimdilerde harmanlanması lazım. Konu bu şekilde olunca da sürekli aklıma Miller-Urey deneyi geldi ve tabii ki Dan Brown da kitabında bu konuya ayrıntılı şekilde giriş yapmış. Bazı incelemelerde de kitabın içinde bahsi geçen buluşla ilgili denildiği kadar büyük ve önemli olmadığı söylenmekle beraber tüm dinleri yıkacağı sözünün altında ezildiği söyleniyor. Asıl olan bu söylemlerin büyük bir yanlış olduğu, yapılan buluş denildiği kadar yer yerinden oynatacak bir buluştur ve böyle demek de ya kitaptaki ve gerçek hayattaki gibi bazı kişilerin dini bilgilere kayıtsız, şartsız ve sorgusuz şekilde bağlı olmaları ya da bu tarz bilgilere uzak olup olayın büyüklüğünü kavrayamamaktır. Yapılan buluş gerçek olsun, emin olun dinler gerçek bir darbe yer, ortaya başka bir soru daha çıkar ama bu darbenin büyük olmadığının bir göstergesi de değildir ve tabii ki de önemli bir başka şey bu buluş yapıldıktan sonra kişilerin bunu ne kadar dinleyip anlamak istedikleri de olacaktır. Hatırlatmak isterim hâlâ günümüzde dünyanın dönmediği ve yuvarlak olmadığını söyleyen Müslüman din adamları hatta Hristiyan din adamları var, hatta bir Müslüman din adamı Güneş dünyayı aydınlatıyorsa eğer uzay neden karanlık diye sorduğu 1 byte etmeyecek beyni ile konuşması da var.

    Kitap içeriğinde ara ara bir internet sitesinden haber başlıklarını ve kısa kısa haber içeriklerini okuyoruz. Bu kısa bölümler hem heyecanı arttırıyor hem de çapı büyük olan bu kovalamacanın kısa bir özeti gibi oluyor. Kitaptan unutamadığım bir başka karakter de Winston. Bu kitabı okuyup da Winston karakterine hayran olmayacak, onu sevmeyecek bir okur yoktur diye düşünüyorum. Dikkatli ve düşünerek okuyan bir okursanız kitabın sonunu aslında çok rahat şekilde tahmin edebilirsiniz, Dan Brown eklentisini de bolca merak edersiniz.

    Altın Kitaplar, acele olarak hızlı bir şekilde kitabı bastığı için Kayıp Sembol’de olduğu gibi imla hataları bu kitabın da birkaç yerinde mevcut. Meksika dizilerini biliriz, karakterlerden biri bir mektup vs. alır ve o mektubun çok önemli bir yazı yazdığını, konuyu çözüp başka boyutlara taşıyacağını biliriz, heyecanı ve merakı yüksek tutmak için de mektubun hemen okunduğunu göremeyiz, okunsa da içeriğini bilemeyiz hatta öyle bir durum olur ki 3 – 4 bölüm sonra mektubun okunduğunu görürüz, kısa bir an olsa neyse kabul edilebilir de süreç uzatılınca maalesef bu durum izleyiciyi sıkar ve maalesef ki Dan Brown da bir durum için 3 bölümde bu tekniği kullanmış, ilk bölüm sonunu anlarım, ikinci bölümün de sonunda açıklanmasını anlarım ama dediğim gibi süre uzayınca maalesef heyecan ve merakın artmasından ziyade okura, en azından bana sıkıcı geliyor.

    Kitap içinde diğer tüm Langdon maceraları gibi birçok sanat eseri hakkında bilgiler mevcut, bu sefer modern sanattan da bilgiler alıyoruz, resim olduğu kadar bestelerden de bilgiler geçiyor. Kitap içinde geçen beğendiğim bir notayı da buraya bırakayım, sessiz ortamda dinlemenizi tavsiye ederim.

    https://www.youtube.com/...LPIfgzi0E&t=575s
  • Aziz Özkan paylaştı.
    Aşık olmanın verdiği sevinç daha önce tattığı hiç bir duyguya benzemiyordu.
  • Aziz Özkan paylaştı.
    "Bilim ile din rakip değildir. Onlar aynı hikâyeyi anlatmaya çalışan farklı dillerdir. Bu dünyada ikisine de yer var."
    Dan Brown
    Sayfa 20 - Altın Kitaplar
  • 536 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Dan Brown her çıkardığı kitabı çok satılanlar listesine giren, romanları merakla beklenen yazarlardan biri. Da Vinci Şifresi ile çok büyük bir üne kavuşmuştu. Bu kitapla birlikte yazma yolculuğunu kesintisiz devam ettiren yazar son kitabı Başlangıç ile adını tekrar duyurdu kitap dünyasında. Dan Brown hayranları kitabı bir an önce alıp bitirmek için can attılar. Ben kitaplarını takip etmeyi Kayıp Sembol’den itibaren bıraktığım için ilgilenmemiştim Başlangıç ile. Ama ne zaman ki çalıştığım otelde kalan kitap kurdu bir misafirimiz kitabı bana hediye etti, işte o zaman okumak farz oldu benim için.
    Dan Brown yine soluk soluğa okunacak bir roman kurgulamış. Evrenin başlangıcına inmiş bu sefer. Nereden gelip nereye doğru gittiğimizi merak eden fütürist bir bilim adamı olan Edmond Kirsch’in bir buluşu etrafında dönen olayları anlatmış. Ateist bir bilim adamı olan Kirsch’in kürsüye çıkıp buluşunu tam olarak açıklayacağı sırada başından vurularak öldürülmesinden sonra gelişen olaylar zinciri okurdaki merak duygusunu hep üst seviyede tutacak şekilde yansıtılmış romana.
    Bu romanında Brown biraz bilimkurguya kaymış. Edmond Kirsch tarafında üretilen Winston adlı yapay zekâlı bir bilgisayarın sahibini öldürecek kadar ileri gitmesi böyle düşünmeme yol açtı. Naip adı verilen karakterin Winston olması çok şaşırtıcı. Kirsch’i başından vuran amiral Avila’nın Naip’ten emir alması romanın tuhaf bulduğum ilişkiler zincirinden sadece biri. (Sahibinin acı çekmesini önlemek için onun öldürmeyi kafasında tasarlayan teknoloji harikası bir süper bilgisayar! Öyle bir bilgisayar ki “Edmond böyle olmasını isterdi.” diyebilecek kadar empati kurabiliyor.) Brown sanırım burada yapay zekânın efendisini öldürecek kadar ileri gidebileceği mesajını vermiş okurlara.
    Nereden geldik ve nereye gidiyoruz soruları etrafında gelişen olaylar zinciri bendeki heyecanı sonuna kadar hep diri tutsa da kitabın sonu pek hoşuma gitmedi açıkçası. Brown okuru elinden geldiğince şaşırtmış şaşırtmasına ama bir insanın programladığı bir bilgisayarın kendine verilen komutların ötesinde bir insan gibi düşünme yeteneğine sahip olması kulağa pek de inandırıcı gelmiyor, hatta gülünç geliyor. Jean C. Grange’nin Taş Meclisi’ndeki sonu da beğenmemiştim, buradaki sonda da hüsrana uğradım diyebilirim.
    Edmond Kirsch’in sunumundaki detayların, terimlerin fazlalığı da romandaki heyecanı düşürmüş biraz. Ayrıca nereden geldiğimiz ve nereye gittiğimiz sorularına verdiği cevaplar da pek tatmin etmedi doğrusu. İnsanoğlunun dışında yeni bir türün doğuşuyla ilgili görüşleri de uçuk geldi bana.
    Romanın tuhafıma giden yönlerinden biri de bütün olayların sadece bir günde olup bitmesi. Onlarca olayın sadece bir günde yaşanması nasıl mümkün olabiliyor?
    Roman, okurlarını din meselesi üzerinde düşünmeye iten bir nitelikte. Nereden geldiğimiz ve nereye gittiğimiz hâlâ güncelliğini yitirmeyen sorular ve binlerce kişinin bu konular üzerinde kafa yorduğuna şüphe yok. Bu açıdan boş bir kitap değil Başlangıç. Üzerinde titizlikle çalışıldığı, kafa patlatıldığı, bir sürü de ön hazırlık yapıldığı çok bariz. (Brown’ın kitapları bu yüzden çok seviliyor sanırım. O sadece hayal gücünü değil, gerçekleri de konuşturuyor. Hayal gücüyle gerçekleri harmanlıyor.)
Tam bir kitap kurdu olmasam da en azından Türkiye ortalamasının üzerinde kitap, gazete, dergi okumaktayım. Günde en az bir saat okurum. Yazılar da kaleme alıyorum. Okuma eylemiyle yazı eylemini birlikte yürütüyorum. Bu arada bir tane kitap yayımladım.
Ön büro görevlisi
Lisans mezunu
Kuşadası
Aydın
11 okur puanı
16 Ara 2016 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 26 kitap

  • Heavy Metal
  • Efelik
  • Başlangıç
  • Saltanat Ateşinde Enver
  • Edebi Mühendislik Sanatı
  • Geliyorlar
  • Yaşam Yolu
  • Veryansın
  • Aklıevveller
  • Metallica: Mahşerin Dört Atlısı

Okuyacağı kitaplar 1 kitap

  • Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

Beğendiği kitaplar 19 kitap

  • Heavy Metal
  • Efelik
  • Başlangıç
  • Saltanat Ateşinde Enver
  • Veryansın
  • Aklıevveller
  • Metallica: Mahşerin Dört Atlısı
  • Kış Güneşim
  • Takunyalı Führer
  • Diplomasız

Beğendiği yazarlar 7 kitap

  • Emre Kongar
  • Etem Oruç
  • Dan Brown
  • Ayla Yazgan
  • Mehmet Nacar
  • Cengiz Özakıncı
  • Cengiz Yalçın
Okur takip önerileri
Daha fazla