Ben, Öteki ve Ötesi
Kitabı altında daha küçük harflerle yazılmış açıklamayı okumadan önce psikoloji kitabı sanarak heyecan ile elime almıştım. Sonra açıklamayı okuyup İslam ve Batı dünyasını anlattığını öğrendikten sonra çok hafif azalan ilgim yine de kitabı almam için yeterli oldu. Aldığıma pişman olmadığım kitabın sizler için küçük bir tanıtımını yapmak istedim. Yazının bazı yerlerinde kitaptan alıntılar bulunuyor.
Kitap kısaca İslam dünyası ve Batı dünyasının birbirini tam manası ile tanımadığı ve yüzeysel tanımlamalar ile birbirine karşı beslediği ön yargıları, bu yargıların sebeplerini, nasıl ne şekilde aşılması gerektiğini kendi fikir yapısına göre açıklıyor. “Bir arada yaşamanın asgari şartı, herkesin kendi kalarak ortak iyide uzlaşmasıdır.” fikrini pek çok yerde yansıtan yazar, ortak iyiyi “ahlâk” kavramı olarak ifade ediyor.
İslam ve Batı dünyası birbirini tam olarak, derinlemesine tanımadan, tanıma girişiminde dahi bulunmadan birbiri(Öteki) hakkında fikirlerde, tanımlamalarda bulunmakta. Bu görüşler çoğunlukla önyargı ve kulaktan dolma bilgiyi barındırırken sağlam ve güvenilir bilgiden yoksunluk bu iki medeniyetin birbirini yeterince tanımasının önüne geçmiştir. Özellikle Rönesans’tan sonra sekülerleşen Batı dünyası İslam hakkında genellikle şiddet ve şehvet kavramlarının yoğunlukta olduğu savaş ve harem hikâyeleri ile bu önyargıyı beslemiştir.
Aydınlanma, bilim ve sanayi devriminden sonra kendisine yeni sömürgeler arayan Batı, “medenileşme” kavramı ile bu sömürge arayışını meşrulaştırmaya çalışmıştır. Osmanlının son döneminde yurt dışına çıkan, oradaki gelişmeleri kendi ülkesinde de gerçekleştirmeye çalışan aydınlar sanayi, teknoloji, günlük yaşama ilişkin Avrupai usuller ile modern medeniyete dahil olmak istemişlerdir. Fakat atladıkları nokta medeniyetin arka planını oluşturan dünya görüşü, varlık tasavvuru, evren anlayışı ve insan kavramını atlayıp sadece zahiri olanlarla medeni olmaya çalışmalarıdır. Medeniyet değiştirmek bilim teknoloji transferi, kültürel asimilasyon ile değil varlık tasavvuru, dünya görüşü, medeniyet algısı ve ben idrakinin bir bütün olarak değişmesi ile mümkündür.
Kendine ait bir ruh ve zihin dünyası inşa edemeyen, varlık tasavvuru olmayan insan taklit ettiği medeniyete dâhil olmaya çalışırken bir kimlik travması yaşar, parçalanmış tam olmayan ve ne olduğu belli olmayan bir kişiliğe bürünür. İşte burada aydınlanma sonrası dini öteleyip derin bir boşluğa düşen Batı bu boşluğu insanı tanrılaştıran hümanizm ile doldurmaya çalışmıştır. “İmanını kaybeden bir çağın dini, hümanizm” der Cemil Meriç.
Batının aydınlanma sonrası içine düştüğü manevi boşluk ilerleme ve medeniyetten bıkmış birçok kişiyi İslam medeniyetine yönlendirmiştir. Batının içinde bulunduğu durumu “Dört bir tarafa bakabilmek için eskisinden çok daha özgürüz; artık önümüzde hiçbir sınır yok. Etrafımızda uzayıp giden muazzam bir alanı hissetmenin avantajına sahibiz… Ve aynı zamanda muazzam bir boşluğu…”şeklinde eleştirmiştir Nietzsche. Flaubert ise “Şark’ı ziyaret etme zamanıdır; çünkü artık yok oluyor, medenileşiyor.” diyerek Doğu’nun kaybolup gitmesinden duyduğu endişeyi dile getirir.
Akıcı bir dile sahip olan kitap tarihe dair çeşitli örnekler ile düşüncelerini temellendirmeye çalışmış. Anlaşılır, sade bir üslup ile yazılmış.