Herman Melville denildiğinde şüphesiz ki ilk akla gelen Moby Dick oluyordur. Şimdi Moby Dick kitabını düşünün; Kaptan Ahab’ı o meşhur yolculuğa çıkmadan önce biraz oyalayarak Pequod gemisini durduralım ve Ishmael’i bir süreliğine ödünç alalım. O huysuz, aksi, acımasız, ama bir o kadar da sevdiğimiz Ahab bize çok kızacak ama Ishmael bize lazım. Ona “Gel bakalım Ishmael Kardeş; bize biraz anılarından bahset; özellikle de ‘İlk Sefer’inden...” deyip sözü ona bırakalım. Arada sırada Ishmael yerine Herman Melville’ın bizzat kendisini oturtup gerçek yaşantısından ilk denizcilik anılarını isteyelim. E tabii ki onu, özellikle de ‘Varlıklı bir tüccarken, Amerika’nın en buhranlı döneminin kurbanlarından biri olarak iflas bayrağını çekip akıl sağlığını yitirmiş ve vefat etmiş bir babanın’ geride kalan sekiz çocuğundan üçüncüsü olan beş parasız ve karada bulamadığı umudu denizde bulmayı umarak, hayallerinde sürekli görmeyi arzu ettiği İngiltere’ye giden bir gemiye miço olarak adını yazdıran Küçük Herman olarak dinleyelim. Şimdi Ishmael ile Herman’nın anlattıklarını birleştirerek, bunları yaşayana yeni bir isim verelim: REDBURN WELLINGBOROUGH.
Babasının ölmeden önce tüccarlık nedeniyle gezdiği ve gördüğü yerler hakkındaki anılarıyla, evlerinde tek değerli varlık olarak kalan kitapları okuyarak edindikleriyle, gözlem gücünden ve merakından kazandığı bilgiler ile “büyümüş de küçülmüş” bir delikanlının macerası olsa da; bu kitap, yarı kurgusal- yarı otobiyografik yapısıyla, en az Moby Dick kadar övülmeyi hak etmektedir.
Melville’ın hayatına göz attığımızda, gemicilik ile ilgili kitaplarla yazarlığa adım attığını açıkça görmekteyiz ki bunu denizde geçen yıllarının bir sonucu olarak dillendirmemiz hiç yanlış bir söylem olmaz. Yazdığı ilk iki kitabının denizcilik ile ilgili olmasına rağmen, bir “filozof” düşüncesine sahip olması ve döneminin buhranlı havası gereği üçüncü kitabı bu konudan uzak, bir eleştirel felsefe-deneme türünde olmuştur. Ancak bu kitabı çok satılmadığı ve ekonomik olarak krizin kendisini de çok yıpratması sebebiyle 10 haftadan kısa bir sürede Redburn’ü kaleme almıştır. Kendi deyimiyle “bir tutam tütün parası” olması için kaleme aldığı bu eser, aslında bir maceradan çok, derinsel anlamda toplumsal bir eleştiri olan Moby Dick’in de sinyallerini vermiştir.
Kitabın sonunda yer alan ve Sayın M.Barış Gümüşbaş’ın kaleme aldığı “Redburn Üzerine” isimli bölüm, bu bakış açısını mükemmel ötesinde bilgilendirici bir seviyede açıklamaktadır.
Bu derinlik ve maceradan sıyrılarak kitabın sahip olduğu “Denizcilik Terimleri”nden bahsetmek istiyorum. Her meslek grubunun sahip olduğu bir kuramsal dil-terminoloji mevcut olmasına rağmen, en ilgi çekici terimleri denizciliğin barındırdığı tartışmasız bir gerçektir. Size kitaptan şöyle bir alıntı sunayım:
“...bir anda kontra flok adamlarımızdan biri griva mataforasının yakınındaki kol demirini hızla çekti. Çok geçmeden de, kontra flokumuzun başüstüne gürültüyle çarptığını duyduk.”
Büyüleyici değil mi sizce de? Başta hiçbir şey anlaşılmıyor gibi gelse de bu sizi terimsel açıdan korkutmasın; çünkü Alfa ve tabii ki çevirmen Sn.M.Barış Gümüşbaş o kadar müthiş bir iş çıkarmışlar ki, bu terimlerin en sade ve anlaşılır biçimde açıklamaları sayfa altlarına, rahatsız etmeyecek ve yormayacak şekilde yerleştirilmiş. Ayrıca Melville’ın tarihten, coğrafyadan, mitolojiden, edebiyattan, müzikten, sanattan ve dönemin yaşantısından verdiği örnek ve benzetmeler net bir şekilde açıklanmış.
Son sözü söylemek gerekirse; Redburn, kendi tarzında ve klasikler alanında uzun süredir okuduğum en eğlenceli, en acılı, en maceralı ve en bilgilendirici (denizcilik açısından) eserdi. Tereddütsüz tavsiyemdir.
Sevgiyle...