Hayata dokunuşlar var bu kitapta; acıların, hataların kibarca yüzümüze vuruluşu var. Deneme diye okurken bazen şiire bürünüyor önümüzdeki satırlar bazen hikayeye. Bazen de işte bu benim diyorsun. Bisiklet dersleri mesela. İşte bu bendim, babamın ağaca dayadığı bisiklet bekliyordu beni de. Tentürdiyotu annem değil ama komşu teyze basardı yaralarıma. Rüzgarla yarışırdım ben de. Bisiklet sürmeyi öğretirken desteği yavaş yavaş azaltıp, bırakmayacağım diye söz verdim ama tutamadığım zamanlar oldu benim de. Fakat başka türlü öğrenemezdi bisiklet sürmeyi. Bisiklette denge kurmayı öğrenirken aslında hayata tutunmayı öğreniyorsun diyor yazarımız. Boşluğa terkedilen ellerde değil nereye tutunacağını bilen ellerde diyordu özgürlük.
Çocuk dizlerindeki yaraların kabukları, serçelere dönüşüp uçuyor satırlarda. Çocuklar sevdikleri, göstermeye bayıldıkları yaralarını büyüdükçe gizlemeyi öğreniyorlar. Ne acı! Bizi en çok yaralayan, evet asılsız mazeretler, tutulmayan sözler, sergilediğimiz ya da gizlediğimiz hislerimiz ama en çok yaralayan yalandır diyor yazarımız. İsyanı yalanın çoğalması ve normalleşmesine. Ne yazık ki her üç dakikada bir yalan söylüyormuş insan.
Kahin ve kadını okurken bazen şiir bazen hikaye okuyorsunuz. Haber: Mona Lisa’nın iskeleti bulunmuş. Sergileyecekler onu. Resim yapılırken kahin kulağına fısıldıyor Mona Lisa’nın. Öfkelenip terkediyor, tablo yarım kalıyor. İskelet Louvre müzesindeki kalabalığa karışıyor. O benim diyecekti ressamlara oysa. Merak ettiğiniz tebessümün sırrı şu. Bir dilenci sanıp kemikten ellerine para koymasalardı eğer. İnsan da giyinik iskelet olduğunu unutmasa korkmazdı filmdekilerden. Kendiyle dalga geçer gibi anahtarlık küllükler yapmazdı iskeletten.
Keyifle okunacak, altı çizilecek çok şey var bu kitapta. Özgün benzetmeler de.
Ben de limonlu çayı çok severim. Ama sarı sandallar gibi bırakmadım hiç ince dilimleri kıpkırmızı sulara.
Severek okuduğum bir kitaptı. Umarım siz de seversiniz.