Cemal Şakar’dan okuduğum bu üçüncü öykü kitabı. Daha önce Pencere ve Sular Tutuştuğunda kitaplarını okumuştum. Bilhassa Pencere’yi çok beğenmiştim.
Bu son kitapta öyküler durum öyküsü şeklinde yazılmış. Bazen bir savaş, bazen savaşta çocukların durumu, belki dramı; bazen şeytanların orada burada fiskos üflediği, ezanların bile temizleyemediği bir şehir; bazen haksızlıklar, zulümler, kıyımlar; bunlar karşısında takınılan, ya da takınılmayan suskun tavırlar, feryatlar, başkaldırılar; vatana bayrağa adanmışlıklar ve yaşanan çelişkiler; bazen kapitalist sistemin eleştirisi anlatılıyor. Güncelin izleri de var. Gazete haberleri, sosyal ağlar, belki bir fotoğraf karesi de öykülerde yer buluyor. Fotoğrafta gördüklerimiz değil, fotoğrafın öncesi ve bazen sonrası da nazarlarımıza sunuluyor.
Kitapta ara ara argo ve küfür sayılabilecek kelimeler yok değil. Hayatın içinde bir ayna olmak adına yapılsa da buna benzer söylemler benim hoşuma giden şeyler değil. Küfürün yazılmasına maalesef tahammül edemiyorum. Edebî bir kitapta edepsiz kelimeler çok sırıtıyor. Kitabı okurken Leyla İpekçi’nin Güzel’in Binbir Yüzü’nü anlatırken kullandığı katmanlı ve dolayımlı anlatım tarzını hatırlamadım değil.
İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:
Sırtımda çanta, çantada ağır kitaplar, kitaplarda küçük dünyalar. Kitaplardan mı konuşacağız, hayattan mı?
*
Bahar yağmurları güzeldir, bereketlidir. Bembeyaz pamucuk bulutlar, masmavi göğün sonsuzluğunu bölmüş, betonun arasına sıkışmış, erguvanlar, erikler, bademler uzanıyor insanın içini ısıtan bahar güneşine; güneş ne kadar da uzak. Bulutları güneşi, baharı çekiyorum içime; içim genişliyor, ferahlıyor. Verdiğim nefesle içim daralıyor, hiçbiri benim olamıyor; ben hiçbiri.
*
Kitap, 2012 yılında hem Ömer Seyfetin Hikaye Ödülünü, hem de Eskader Hikaye Ödülünü almış.