“Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız.”
Bu kitaptan en çok yapılan alıntılardan biri işte bu cümleler. Oysa, dostumuz Dostoyevski bununla çok daha farklı bir şeyi ifade ediyor. Kitap dediği çocukluktan itibaren, çevremizi izleyerek ve yaşayarak öğrendiğimiz, çoğunu içselleştirememiş olsak bile yapmak zorunda olduğumuzu düşündüğümüz davranış kalıpları. Toplumda herkese biçilmiş bir rol var ve bunun dışına çıkmak insanlar için ürkütücü olabiliyor. O yüzden birileri durmadan yalanlar savururken, başka birileri yalan olduğunu bile bile yancılık yapmaktan geri kalmıyor. İnsanlar kendi alanlarında kendilerini hep en yakışıklı, en zeki, en ulaşılmaz görse de kapıdan dışarı adımını atınca, oynaması gereken role bürünüyor hemen ve hayatına bu şekilde devam ediyor. Ve bu da insan zihninde ikilemler, çatışmalar meydana getiriyor. Bu sebepten Dotoyevski kitabın birinci kısmında çok daha yoğun, ikinci kısmında ise hikaye içerisine serpiştirerek; bu yoğun çatışma halini yaşıyor. Ve tabi bizlere de yaşatıyor. Bu sebepten durmadan namuslu/namussuz, yalancı/dürüst vs... gibi karşılaştırmalarla rahatsız ediyor vicdanlarımızı.
Şunu da ifade etmek istiyorum: İlk kısım anlamlandırması çok güç bir kısım oldu benim için. Çok ağır ve sofistike buldum. Kitabı yarım bırakmak istedim. Ama ikinci kısım; birinci kısmı tamamlar nitelikte oldu.
Belki ikinci kısım önce okunup, ardından birinci kısma geçilebilir. Veya birinci kısım, kitabı bitirdikten sonra tekrar okunabilir.