·184 syf.····Okunma: 01 Ocak 2000 00:00 Öncelikle şu tavsiye ile başlamak istiyorum: Mutlaka kitap okurken, karakterlerle ve bu karakterlerin birbirleriyle olan ilişkileriyle alakalı olarak mutlaka notlar alın. Yoksa, kitap okurken, epey ilerledikten sonra bu karakter de nerden çıktı, bu baş karakterin nesi oluyordu acaba diye şüpheye düştüğümüz anlarda kitapların tadı kalmıyor.
Gelelim Şeker Portakalı'na... Yazar sanki bu olayı sadece yazmamış da ayrıca yaşamış gibi. Çünkü betimlemelerle ve bize aktardığı hislerle öyle içimize işliyorki, bazı anlarda kızgın demirle kalbimizin dağlandığını bile hissediyoruz. Zeze... 5-6 yaşlarında bir erkek çocuğu, babası işsiz, annesi çalışmak zorunda kalmış, yaşıtlarına göre her şeyi daha çabuk anlayıp kavrayabilen ve duygu dolu bir insan... Ufak yaşına ufak boyuna rağmen, babasının işsiz olduğunu kavrayıp, sokaklarda ayakkabı boyayarak babasına sigara alıp da onu sevindirmek için mücadele eden, ufak bedeniyle dünyaya karşı bir dağ gibi direnen bir çocuk. Buna rağmen hem babası hem diğer aile efradınca her yaramazlığında feci şekilde dövülmekten geri durulmuyor. Daha önceden samimiyeti olmadığı için ve ufak bir tartışma yaşadığından dolayı nefret ettiği Portuga'yla tanışıpta kalbindeki sevginin büyüklüğünü keşfedince, onu her şeyden çok sevmeye ve artık gerçek babasının o olduğuna karar vermeye başlıyor. Bir de kendisiyle konuşan şeker portakalı ağacı var, kimsenin bu sırlarını bilmediği... Her derdini anlattığı ve ruhunu okşayan, onu anlayan, dostu, sırdaşı. Bir gün abisinden evlerinin önünden geçen yolun genişletileceği ve şeker portakalı ağacını da kesip yola katacaklarını öğrenince dünyası yıkılıyor. Kara günün ardından başka bir kara güne daha denk gelip de trenin Portuga'nın arabasını ezipte de onu öldürdüğünü duyunca yatağa düşüyor. Bir deri bir kemik kalıp günlerce ağlıyor, yediğini kusuyor. Konu komşu, onu yaramaz olduğu için sevmeyenler bile desteğe gelmeye başlıyor, moral konuşmaları yapıyorlardı. Ablası Zeze'nin üzülmemesi için her şeyi yapıyor, her dileğini yerine getirmeye çalışıyor, iyileşince artık kimsenin onu dövemeyeceğine dair sözler veriyordu. Babası onu kucağına alıp, bu zamana kadar göstermediği, yoksun bıraktığı şefkatini gecikmeli olarak göstermeye çalışıyor, fabrikada şef olarak işe gireceğini, yoksulluktan kurtulacaklarına dair dem vurmaya başlayınca Zeze kapının eşiğine gidip, boşluğa uzun uzun bakıyor... İçinden adeta kendi hiçliğin seslenerek: Benim babam sen değilsin, gerçek sevgisini bana veren babam öldü diyor ve hayata tutunmak için bir amacı, onu hayata bağlayan sevdiği hiçbir şeyin dünya da kalmadığına inanarak, Tanrı'dan sadece canını alıp da kendisini göklere uçurmasını diliyor...