Puan vermedi·724 syf.····Okunma: 08 Nisan 2020 02:11 TUTUNAMAYANLAR/ OĞUZ ATAY
Bu kitabı bitirdikten sonra, hakkında inceleme yazısı yazmama kararı almıştım. Çünkü yazar, o kadar çok şey anlatmıştı ki, hakkını verememekten endişe ettim. Sadece içinde geçen özlü sözler, ülkenin bütün kamyonlarının arkasını donatacak kadar çok ; bir şehrin bütün evlerinin duvarlarını, süslemeye yetecek kadar boldu. Bilimden sanata, edebiyattan felsefeye, matematikten coğrafyaya, müzikten resme, tarihten fiziğe, dostluktan sevdaya ve insanlar arası çarpık ilişkilerden yaşadıkları hayatın çirkinliklerine varıncaya kadar, çok geniş bir yelpazede argümanlarla hazırlanmış bir garip eserle baş başaydım. Yazar, sanki heybesinde ne varsa hepsinden bir tutam ilave etme gibi bir çaba içerisine girmişti. Bununla beraber bir de konuların iç içeliği, bağlamların kopukluğu, ifadelerin muğlaklığı, yazarın üslubu; zamanı ve olayı belirsizleştiren çok katmanlı kurgusu, vb. gözümü iyice korkutmuştu. Hem anlatacak çok şey vardı, hem de anlatacak hiçbir şey yoktu. Roman 724 sayfadan oluşuyordu. Ben bunu 7/24 olarak algılayıp bir hafta gibi kısa bir zamanda okuyarak aşırı bir yükleme yapmış olmalıyım ki, okuduğum kitabın üzerimdeki tesirinden dolayı, üç gündür adeta hafakanlar basıyor ... kah içindeki karakterlerden biri kulağıma bir özlü sözü fısıldıyor, kah hayal dünyamda kendimi trajikomik bir tiyatro sahnesinde buluyorum, kah kitapta geçen Turgut Özben'in iç sesi olan Olric, zihnimi okurcasına hesap soruyor... galiba okuduğum kitap, bende hiç ummadığım kadar büyük bir etki yaratmış; bana da kurgusu içinde bir rol biçmişti...
Hani meşhur bir menkibe vardır: zamanın birinde bir adam, Yaşlı Bilge’ye gelerek okuduğu kitapların içeriğini aklında tutamamaktan şikayet etmiş; kitapların kendisine bir fayda sağlamamasından dert yanmıştı. Yaşlı Bilge, elinde olan hurmayı ona uzatmış ve ondan yemesini istemiş. Adam hurmayı yedikten sonra Yaşlı Bilge, “şimdi sen büyüdün mü?” diye sormuş. Adam, “hayır” cevabını vermiş. Bunun üzerine Bilge, “ sen büyümedin ama o yediğin hurma vücuduna dağıldı; et oldu, kemik oldu, sinir oldu, tırnak oldu, kas oldu, deri oldu, hücre oldu, kan oldu, ...” demiş. Böylelikle adam, okuduğu kitapların da ; bazısının ahlakını güzelleştirdiğini, bazısının sorgulamasını tetiklediğini, bazısının üslubuna incelik kattığını, bazısının sevgi ve merhametini uyandırdığını, bazısının hayata farklı bakmasını sağladığını diğer bazılarının da olaylara farklı açılardan bakabilme kabiliyetini arttırdığını anlamış... bu anekdottan alınacak hisseyi, okuduğum kitap sayesinde iliklerime kadar hissettim diyebilirim. Artık ben de karşımdakine kendimi anlatamadığımda içimdeki Olricle konuşuyorum. Nasılsa her dediğime katılıyor, bana itiraz etmiyor.
Kitabın tahliline geçecek olursak; Oğuz Atay’ın ilk romanı olup, 1970 yılında TRT Roman Ödülü’nü almıştır. Edebiyat çevrelerince kullandığı dil yönüyle bir devrim olarak değerlendirilmiştir. Kitap okunduğu zaman Dostoyevski, Tolstoy, Kafka vb. çağdaş yazarların etkisinde kalındığı gözlerden kaçmıyor. Yazar, kitabı postmodern bir tarzda yazmış; olaydan çok bireyi ve bireyin iç dünyasını hiciv, parodi, monolog, diyalog, alegori gibi teknikler kullanarak betimlemiş; topluma yön verme misyonu olan aydını ironik bir dille yerden yere vurmuştur. Nurullah Ataç önderliğinde başlatılan Öz Türkçeleştirme akımının yol açtığı ve bir zorlamanın ürünü olduğu açıkça anlaşılan kelimeleri müstehzi bir dille verir. ( dans: düzgün ayak, okyanus: devdeniz, tarih: yazıtbilim, sabıka: eskitlik, berber: sakalsaçkeser, resim: güzelçizi, ...) Diğer yandan Türk aydının toplumdan, toplumun dertlerinden ne kadar kopuk olduğunu, batılılaşma adına kendi köklerine yabancılaşmasını da yine mizahî bir üslupla eleştirir. Ve bunun, toplumun küçük burjuvazisinde din ile olan bağlantının kopmasına sebep olduğunu ve adeta merdiven altı bir din eğitimine tabi olduklarını şöyle ifade eder: “Büyük şehirlerimizde dine bağlılığın özellikle küçük burjuva ailelerinde zayıf olması, din terbiyesinin verilmesinde ihmal; çocukların, daha çok taşradan gelen hizmetçilerin efsaneleriyle yetişmesine sebep olmuştur.”
Bütün bunların sivri bir zeka ve kıvrak bir dilin mahsulü olduğunu, okuduğunuzda daha iyi anlıyorsunuz.
Genel olarak kitabın iskeletini, Turgut Özben’in üniversiteden arkadaşı Selim Işık'ın intiharını bir gazete haberinden öğrenip, bunun üzerine arkadaşının intihar nedenini öğrenmek için, yaptığı bir dizi araştırma oluşturuyor. Eski arkadaşlarını tek tek bulup, Selim Işık'ın ardında bıraktığı izleri sürer. Her bir arkadaşı farklı bir yönünü ortaya koyar. Selim'in sevgilisi Günseli ‘nin anıları (hiç bir noktalama işareti kullanılmadan tam olarak 76 sayfa), zamanında arkadaşı Süleyman Kargı'ya yazıp verdiği şarkılar ve ölmeden önce tuttuğu günlük Selim'in hayatına ışık tutar. Turgut Özben, Selim'in hayatını araştırırken aslında kendisinin de Selim gibi bir tutunamayan olduğunun farkına varır.
Kitabı okuyacak olanlara bir iki tavsiye: öncelikle, kitap en ufak bir dalgınlığı bile kabul etmiyor. Çünkü her an sahne değişebiliyor. Sonra aynı yeri sil-baştan okuyabilirsiniz. Bazı yerlerde gereksiz uzatmalara girip, okuru adeta çileden çıkarıyor. “Öfff yeter artık bu kadar tartışma ve polemiğe gerek var mı?” Diyeceğiniz yerler çok fazla. Sansürlenmesi gereken bölümler sizi bir isteksizliğe sevk edebilir. 370. Sayfalara kadar adeta bir yokuş tırmanıyormuşsunuz gibi ağır ve yorucu, sonrasında ise sanki dağ başındaki bir kayak pistinden aşağı süzülüyormuşsunuz gibi zevkli ve heyecanlı hissediyorsunuz... Başlarda kitabı bırakmayı bütün benliğinizle isteyeceksiniz ama sonuna kadar sabrettiğinizde ise keşke hiç bitmeseydi diyeceksiniz...
Oğuz Atay, bu kitabının satır aralarında bizlere hayata tutunabilmenin kodlarını vermeye çalışır. Umarım Oğuz Atay’ın bu çabası okurlarının hayata tutkuyla tutunmalarına vesile olur.
Faysal ALTUN