''Ne uğruna savaşmışlarsa sanki savaşla onu ortadan kaldırmak istemişler gibi bir sonu olmuştu, kimsenin beklemediği bir şeydi ama gene de çok kimse farkında değilmiş gibiydi bunun ya da sanki herkes kafir olmaya teşneymiş gibi, bir kendisi fark etmişti gerçeği, bir de asılan birkaç arkadaşı, şimdi biliyor ki asılan arkadaşlarının uğrunda asıldıkları şeyler de bugünkü insanların anlayabileceği şeyler değildir ve anlamazlar ve belki kendileri de bir kez daha asmaya kalkışırlar ama onlar yani asılanlar yani savaş verenler kendilerini asan insanlar kurtulsun diye savaşmışlardı ve asıldıkları şeyler için savaşmışlardı, bunu kim anlayabilir, kim? Kim? ''
Bu alıntı, gül yetiştiren adamın yanık bağrından sayfalara dökülen buruk cümlelerdir. Öylesine yangın yeri ki yüreği, bir nebze soğutmak adına dışarı çıkmayı yasaklıyor kendine, sessiz sedasız ve mis gibi bir protestodur verdiği karar. Kendini elli yıl boyunca, kitaplarına, ibadete ve gül yetiştirmeye adıyor, elli yıl! Dışarıdaki değişimi hissediyor, eskinin üstüne cila attıkça eskinin nasıl derine gömüldüğünün farkında, o farkında da ya torunları, hiç eskiyi görmeyenler, gördüklerini hep ilk hali de buymuş sananlar, ciğerleri yanıyor ve belki de şifasının bir gülün kokusunda olduğuna inanıyor. Bu sessiz protesto dışarıdaki değişimi onaylamadığını açıkça gösteriyor elbet ama yeterli mi? Üstelik değişim kaçınılmaz olan son değil mi?
Gül yetiştiren adam ve torunu ve aralarında geçen özlü diyaloglar bir yana, bir tarafta da cümlelerinin arasına ''come on'', '' yeah'' gibi kelimeler sokmadan konuşamayan, modernleşmenin etkisiyle yozlaşmış, ne istediğini bilmeyen, bu yüzden de asla tatmin olamayan, amaçsız, virane bir arkadaş grubu, Sitare, Çarli, Zelda, Tansel...
Bu iki öyküyü, madalyonun iki yüzünü gösterircesine birbirine harmanlayarak anlatıyor Rasim Özdenören, duygularınıza ve düşüncelerinize naifçe süzülerek.