Bir kitap bittiğinde bir iç hesaplaşma başlıyor. Okuduklarım, bildiklerim, bilmeyip bu vesileyle öğrendiklerim, yetinmeyip araştırdığım ve duygularım, maalesef ön yargılarım, bilinmezlikler içerisinde taraf olduklarım bir harmanda ezilip bir bütün olarak yeniden önüme konuyor. Ne tam objektif ne tam subjektif bir sonuç. Benim penceremden görünene biraz şekil biraz kıvam veriyorum sadece. Yaban ise benim için kıvam vermekte zorlandığım bir sonuç çıkarttı ortaya. Hadi yavaş yavaş özetlemeye çalışalım önce: Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale Cephesi'nde sağ kolunu kaybetmiş bir subay Anadolu'nun ücra bir köyüne ( onun bir erinin köyü) yerleşmeye karar verir, köye yaklaşmadan Mehmet Ali'ye (eri) bundan sonra senin anan benim anam senin kardeşin benim kardeşimdir der, oysa daha köye vardığı ilk vakitler, yabancıya duyulan o misafirperverlik geleneğine rağmen, bunun hiç de öyle kolay olmayacağını anlamaya başlar. Bir yandan iyimserliğini koruyup bu uzaklığın zamanla kaybolacağını düşünse de ne o köylüler hakkında ne de köylüler onun hakkında iyi şeyler düşünür ve uzaklıklar uçurumlara dönüşüverir. Köyde bir ''yaban'' olmaktan öteye hiç gidemez. Bu aradığını bulamayışta acımasızlığını artırır da artırır, köylüye verir veriştirir. İşte iplerin gerildiği esas nokta da burası olur zaten. Yaban, milli mücadele yanlısı bir subayken köylü ise Yunan uçaklarından atılan ''Zorluk çıkartmazsanız size bir zararımız dokunmaz biz padişah ve İslam için Kemal'in çeteleriyle uğraşıyoruz '' yazılı mektuplara inanır. Zaten ondan beklenen de budur(!) Yaban, başlarda onlarla kahvelerde, meydanlarda bunun böyle olmayacağını düşmanın buraya girdiğinde donlarına kadar alıp, ırzlarına geçip, canlarını alacağını, etrafı yakıp yıkacağından bahsetse de köylülerden hiç kimse ona kulak asmaz, hiç kimse! Yaban, köylünün bu durumunu yer yer Türk aydınına yüklese de kalkıp bir köydeki tüm halkı böylesine eleştirmesine gönlüm razı değil. O dönemin şartlarına bakıldığında bir köyün tümden aydın, ileri görüşlü, sağduyulu kabul etmesek de e be adam bir kişi bile yok mudur onu diğerlerinden ayıran. Kız, köpür, eleştir ama tümden yakma bir köyü, bir topluluğu. Doğruyu söyleyen azınlıkta kalsın, dokuz köyden kovulsun, yabanlaştırılsın tamam buna lafım yok da doğruyu söyleyen uzaklardan gelen bir adamdan başkası olmaması da bir burukluk bırakıyor yüreğime. Bu, romana dair subjektif bir yaram. Romana dönersek, Yunan askeri gelir ve yabanın dediği türlü ezaları uygular köylülere, yabanda payına düşeni alır tabi ki, önce evi yağmalanır sonra yakılır bir karışıklıkta da böğründen vurulur. Şimdi köylüyle birlikte en yakın olduğu andır uçurumlar kalkmıştır sanki, aynı kadere yürümüşlerdir ve tuhaf olanı onlara karşı tüm kızgınlığı kalkmıştır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu'yla ilk tanışıklığımız oldu bu roman, üslubu sürükleyici, etkileyici; içeriği zengin ve bizden. Ankara romanı ise Yaban'nın devamı niteliğindeymiş, muhakkak onu da okumak isterim, sonra onun üzerine de konuşuruz inşallah, okumak kadar konuşmak/yazmak da güzel değil mi? eheheh:)