Bilinmeyen bir kadın olmayı , merdivenlerden yukarıya koşarken okul çantasını sıkı sıkı okul önlüğündeki lekenin üstüne bastırıp o lekeyi görecek diye korkan bir kadın olmayı, aynı binada oturduğu adamın o lekeyi bırak kendisini bile hiç görmeyeceğini bilen bir kadın olmayı , her kadın biraz bilir.
Bir kitabın ilk sözü sizi çekiyorsa onu okumalısınız derler. " Sana , beni hiç tanımamış olan sana " diye başlıyor bu kitap da.
Camus yabancı romanına "Bugün annem öldü, belki de dün. Bilmiyorum." diyerek başlıyor mesela.
Bilinmeyen kadının acılarına , heyecanına masum heveslerine o kadar ortak olarak okuyorsunuz ki bir noktadan sonra siz ve mektubu alan kişinin hiç bir şeye müdahale edemiyor oluşu içinizi kemiriyor. Kadının aşkı , bir takıntı , saplantı değil gerçekten büyük bir tutku bu.
Mektup boyunca şaşırmaya devam ederek aynı zamanda derin bir hüzün yaşıyorsunuz. Bir yandan da nasıl olur da bu kadını , ve büyük aşkını bir türlü görmediğini sorup sitem ediyorsunuz. Bir adam herkesi o kadar önemsemiyor ki o adam dışında herkes gerçekten önemsiz oluyor. Gerçekte de öyle değil midir?