Gönderi

10/10
·656 syf.··
Beğendi
·
2020 25. kitabı
Bir inceleme değil, kişisel analiz. Uzun zamandır kitaplığımda bekliyordu beni, sonunda okudum. Alır almaz okumaktı niyetim ama kitabın ilk sayfasına attığım tarihin kötü anıları canlandıracağını bilemezdim. Acılar hiç bir zaman geleceğini tahmin ettiğiniz günlerde gelmiyor, hep en normal en sıradan günlerde geliyorlar ki daha sarsıcı olabilsinler. Bu yazıyı yazmak için kitabı tamamen bitirmeyi beklememeliydim. Bitirmeme çok az kala fazlasıyla yaşamıştım yazılanları ve içselleştirmiştim, ama hakkında bir şeyler söyleyebilmem için kitabı bitirmem gerektiğini düşündüm. Bunun yanında bittiğinde ne büyük bir boşluğa düşeceğimi hayal ediyor yavaş yavaş okumaya gayret ediyordum. Ne kadar yanılmışım, yaşamımın geri kalanında gördüğüm, tanık olduğum her şey bu kitapla ilgili olacak biliyorum. Bunu hayal bile edemezdim bu yüzden tahminde edemedim, iyi ki yanılmışım. Okumak bana mutluluk getirmiyor ama tuhaf bir şekilde okumaktan da kendimi alamıyorum. Huzursuzluğun en derini kendimizi tanımaya çalışırken yokluyor. Eğer sorularıma cevap bulabiliyorsam doğru, objektif, saydam bir yolda ilerlediğimin farkında oluyorum, ama bu yolda ilerlemek tatlı bir acı yaşatıyor. Ya da, tatlısı fazla... acı işte. Eserin benim için en ilgi çekici yanı, anlatılmak istemen konunun beynelmilel bir hikaye ile anlatılması. Biraz daha açacak olursak iyilik ve kötülüğe; hem Tevrat, hem İncil hem de Kuran-ı Kerim’de geçen Habil ile Kabil’in kıssası ile değiniliyor. Bu neden bana bu kadar dahiyane geldi ya :) “Hikayemiz tek bir hikaye. Bütün romanlar, bütün şiirler, içimizdeki hiç bitmeyen iyi-kötü çekişmesi temeli üzerine kuruludur. Ayrıca bana öyle geliyor ki, kötülük hiç durmadan yeniden canlanıyor; oysa iyilik, erdem ölümsüzdür. Kötülüğün hep yeni, taptaze bir çehresi vardır, oysa erdem dünyadaki her şeyden köklü ve saygındır.” Syf 455 Lisedeyken insanların iç dünyasını kuyuya benzetirdim. Ama tek bir kuyu değil. İki kuyu, iyiliğin ve kötülüğün ucu görünmez kuyuları. Sanırım biz istediğimizi kumla doldurabiliyoruz. Bazı kitapları okurken kitabın beni okuduğu hissine kapılıyorum, ama hiç bu kadar derinden hissetmemiştim bu duyguyu. Çok fazla okuma yapmadım ama beni en fazla sarsan kitap bu oldu. Bir çok düğümün içimde çözüldüğünü hissettim, sorularıma derin cevaplar buldum, yepyeni bir sürü soru edindim... ama geçmişe dönüp bazı olayları tüm yönleriyle görebilmek her zaman mutluluk getirmez. Bunun için John Steinbeck ‘erdem’e de değinmiş. Paragrafların asla birbiriyle bir bağlantısının olmadığının farkındayım. Çünkü bu yazıyı kimsenin sonuna kadar okuyacağını düşünmüyorum, sadece kendi kendime konuşuyorum. :) Whatever. Değinmeden geçemeyeceğim. Birinci Dünya Savaşı’nın bizi sarstığı kadar Amerikalıları sarsmaması zoruma gitti sanırım. Anladığım kadarıyla onlarda açlıktan çıban çıkaran ve etleri dökülerek ölen yetimler yokmuş. Olmasın zaten, ama bizde de olmasaydı keşke. Her neyse toparlayamadım. Arada bir gelip buraya eklentiler yapacağım, kitapla ilgili çıkarımlarım hiç son bulmayacak. Kimsenin umrunda da olmayacak en güzeli bu. Keyifli okumalar :))
Edebiyat
Cennetin DoğusuJohn Steinbeck · Sel Yayıncılık · 201711,4bin okunma
··
25 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.