Gönderi

hizliresim.com/ZBensI kafamdaki şapka aslında fabrikten yapılma. bunu, kafam, tavandaki her taş çıkıntısına çarptığında acıyla tekrar hissediyorum. çalıştığım yer çok dar. ya da yaşadığım yer diyebilirim. zira güneş ben galeriye girdikten sonra doğuyor. çoğu günler güneşi görmüyorum. mesaiye kalıyoruz. uzun ve bitmek bilmeyen mesailere. çıktığımda güneş yeniden batmış oluyor. ve ben dışarıda yaşayacak enerjiyi bulamıyorum kendimde. kafamın içindeki kaygıları boşaltıp, yaptığım şeylerden zevk alacak güce ulaşamıyorum bir türlü. belki ancak çocuklarla iş çıkışı yövmiyemi içkiye gömebilir, çıkışta bir fahişeye küfür edebilirim. yada doğruca eve gider, yatağa yığılır sızarım. bu şehirde oda fiyatları çok pahalı. sezon kapandığında memlekete cebimizde delikle değil metelikle dönebilmek için gece vardiyası ile yatakları ortak kullanıyoruz. o yüzden ben doğrudan eve gideceğim. erken gidersem en iyi yatağı seçme ihtimalim de var. pencere kenarlarındaki boşluğa kumaş tıkmaktan başka evde ısınacak bir şey yok. yatağı sıcak bulmak uykuya hemen dalmanı da kolaylaştırıyor. daha zinde kalkıyorsun. yatağı ısıtmak için dizlerimi karnıma çektiğim zaman sabah uyandığımda da kendimi bu halde buluyorum. o zaman tüm vücudum kasılıyor ve herşey işkenceye dönüşüyor. fakat hiçbir şey biz yüzlercesini sabah vardiyasına zamanında ulaşmaktan alıkoyamıyor. bütün o dün geceden kalma bebek yüzlü ayyaşlar, yiğitler, küfürbazlar, tosunlar... şimdi hepsi birer süt dökmüş kedi gibi sıraya giriyor ve bıraksan birbirlerini ezercesine turnikeden üçer beşer atlayarak geçiyorlar. buna bizim burada göt korkusu deniyor. çavuş, turnikenin başında, eleğin taşı ayıkladığı gibi vardiyaya zamanında gelmeyenleri ayıklıyor; puantör de onun hemen bir adım berisinde, ayıklanan bu koca götlülerin isimlerini alıyor. ismi alınanların bugünlük yövmiyeleri kesilecek. ve elbette bugün beleşe çalışmaya devam edecekler. işini kaybetmek istemiyorsan çavuşun dediğini yapmak zorundasın. ***** ben, william ve bizim odadan 5 kişi daha yemek tasımızla beraber turnikenin gazabından yırtıyoruz. hava buz gibi. üzerimde babamdan kalma bir ceket. pantolonum, gömleğim ve yövmiyem, şapkam gibi istihkakımın bir parçası. pantolon askısını biz kendimiz getiriyoruz fakat kovayı allaha şükür şirket veriyor. William, şimdi turnikeden yırtmasına rağmen, dünkü vardiyada kovasını kaybetti. kaybetti çünkü bizde hiçbir şey çalınmaz, yer değiştirir. sahip çıkamadıysan suç senindir. ben mesela ayakkabımın topuğuna yandan çivi çakıyorum. o zaman diğerleriyle karışmıyor. fakat pezevengin teki yine de çalar ve benimkinin yanına başka çivi çakarsa diye içten işaret de bırakıyorum. eğer şimdi ayakkabımı çıkarsaydım burada herkes kokudan yığılabilirdi. ama biz alışkınız. birbirimizin teri, kokusu içinde yaşıyoruz. burada ve her yerde. o yüzden kıç yere değdiğinde kimse ayağını havalandırmakta mahsur görmüyor. hayatımızdaki detaylar ne kadar basit... ayakkabımı çıkardığım zaman gözüm, bıraktığım işarete kaçıyor; ve hala orada olduğunu ve bir süre daha çalınamayacağını görünce kenara koyup tasımı rahat rahat açabiliyorum. burada mukayyet olması en zor şeylerden biri de kova. boyayamıyorsun çünkü siliniyor. çivi çakamıyorsun, sacını yırtıyor. tel bağlayan var, çizik atan var. kolundan hiç çıkarmayan var. ters çevirip kulbunu kenara alırsan tabure gibi kullanabilirsin de. biz şimdi hepimiz oturmuş yerken, William ayakta dikiliyor. bir yandan kolları belinde bir eliyle dürümünü ısırırken, bir yandan dün gece barda asıldığı takıntısını bize bağıra çağıra anlatıyor. ağzından saçılan patates ve ekmek parçalarına rağmen, kaygısız sesi galerinin koridorlarında yankılanıyor. istihkak... sezon bittiğinde, buradan, cebinde parayla dönmek istiyorsan istihkakını kollamak zorundasın. herkesin yılda 1 adet şapka, kova ve 2 adet kıyafet hakkı var. yenisini ise ancak yövmiyenden kesilmesi halinde alabiliyorsun. ayakkabılar sürekli çalındığı için şirket buna karışmıyor, biz cebimizden alıyoruz. çarşıda fiyatlar çok pahalı. memleketinden 2 çift, 3 çift, 4 çift ayakkabıyla gelenler de var; tabanı yırtıldığı zaman yenisini bağ teliyle tutturup geçen de var. o zaman çalınacak diye endişe duymana gerek kalmıyor, güzel oluyor. ***** bu yıl mevsim şartları çok sert geçti. tarlada başaklar yattı. meraya çitler çekildi. köyde çıkış yolu bulamayan herkes madene hücum etti. o kadar çok çaresiz insan ve o kadar çok çıkartılmayı bekleyen cevher vardı ki; galerilerde üst üste çalışır, pansiyonlarda balık istifi gibi yaşar hale geldik. kar kıyamet soğuğu, yoksullukla birleşince yaşadığımız yerler birer mikrop yuvasına döndü. çok geçmeden uzun süredir burada çalışan eskiler patır patır dökülmeye başladı. zaten ciğerler bir süredir dökülüyordu. burada çalışıp da memleketine sağlam dönebilen yok. sonra diğerleri de dökülmeye başladı. o kadar çok insan düşüyordu ki, ilaçlar fayda etmiyor, doktorlar sebebini bulamıyordu. babamı bu salgında kaybettim. beraber çalışıyorduk. kendisi işin en ağır kısmını yapar, ben de ona yardım ederdim. getir götür işlerini kotarırdım. herkes böyle çalışıyordu. köyde rençber oğlu rençber, madende ameleydik. ailecek, tutsak alınmış karıncalar gibi çalışıyorduk. etrafımızda bir ateş çemberi vardı. aksine, ne dışına çıkabiliyorduk çemberin ne de içinde yaşayabiliyorduk. ölümler artmış, artık sıranın bize ne zaman geleceğini beklemeye başlamıştık. hemen yanı başımızda çalışan kişi öksürüp tıksırınca tedirgin oluyor, birbirimize birer veba yayıcı pislikmişiz gibi bakıyorduk. en çok yaşlılar, çelimsizler ve bir deri bir kemikler etkileniyordu salgından. bir damızlık koçu, boynuzundan tuttuğu gibi deviren heybetinden geriye bir şey kalmamıştı babamın. her geçen gün eriyordu ve biz çalışmaya devam ediyorduk. o yıl tarlada başaklar yatmıştı. eyalet yetkilileri gün aşırı gelir, gerekli inceleme ve açıklamalarda bulunup bizi kaderimize terk ederek gidelerdi. her şeyin, toplumun gözü önünde yaşanmasına rağmen şehirlerin bu duruma tepki göstermemesi, bizlerin de cesaretini kıran bir durumdu. kömür, şehirlerin ve makinelerin en büyük enerji kaynağıydı ve bizler, çarkların arasına sıkılan makine yağı gibi harcandığımızı biliyorduk. sesimizi isyan ederek duyurmaktan başka çıkış yolu yoktu. içerde kalanlar tek tek öldü. william ve ben kurtulduk. çavuş, babalarımızdan içerde kalan birikmiş yövmiyeleri almak istiyorsak sezon sonuna kadar çalışmak zorunda olduğumuzu söyledi. kovanın parasını william'ın yövmiyesinden keseceğini de ekledi.
··
68 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Elinize sağlık, güzel bir öykü, çaresizlik iyi verilmiş. Teşekkürler katkınız için.