İslamın Dirilişi kitabı ve Kültür Çatışmaları Üzerine
10/10
·68 syf.··
Beğendi
·
2020 180. kitabı
·
4 saatte okudu
·
Okunma: 08 Mayıs 2020 17:15
Diriliş Neslinin Amentüsü'yle beraber Sezai Karakoç'un okuduğum 2. kitabı oluyor. 1967 yılında yazıldığından mıdır, yoksa Karakoç'un düşünceleri hala aynı mıdır, emin değilim, bazı tespitler bana gerçeği yansıtmaktan uzak göründü. Çünkü belki de biraz mübalağalı ifadeler var. Mesela, sayfa 9daki şu cümleleri takdirinize sunmak istiyorum: "Avrupa, bugün, Dünya tarafından linç edilme korkusunu yaşıyor. Sartre'dan Toynbee ve Russel'a, Albert Camus'den Gabriel Marcel'e kadar Avrupa düşünür ve filozofları bu geleceğin ürpertisini duydular. Avrupa'nın en büyük dramı şudur: Kendini sevdirememesi. Belki kendinden korkulmuş, çekinilmiş, hatta sahte yaltaklanmalar görmüş, fakat hiçbir insanoğlunun sıcak bir yakınlık duygusunu elde edememiştir. Bu medeniyetin, öbürleriyle ilgisinde ilk görülecek şey, önce gelmiş hiçbir medeniyetin şahit olmadığı bir antipati ve cevapsızlık karşısında kalmasıdır. Zekasının hep tekniğe doğru kayışı da bu sevgisizliğin doğurduğu güvensizlik psikolojisinden ileri gelse gerektir..."şeklinde devam ediyor üzerinde düşünmek istediğim ve insanların da düşünmesini, gerçeklikle ilişkisini ve doğruluk payını analiz etmelerini istediğim satırlar. Batının gerçekten de tamamen tekniğe eğildiği çok kullanılan bir argüman, gerçekten çok. Ruhsuz ve mekanik bir medeniyet anlayışından bahsedilir genelde. Gelgelelim benim bu konuda şüphelerim var. Fakat yeterince donanımlı da değilim. Derin sular buralar. Ve belki de bu derinliğin sarhoşluğuna kapılan onlarca yazar tabiri caizse militanca ve ütopik bir pencereden bakarak tamamen redde gitmiş. Biliriz ki gönül kelimesinin karşılığı yoktur onlarda. O halde kendi medeniyetimize bakacak olursak, gerçekten de sevgi temelli bir yapıdan söz edebiliriz. Acaba diyorum, Batı medeniyetinin tekniğe yüklenip de gönlü görmezden geldiği varsayımıyla ilerleyerek, Batı bunu yaptı da, biz de malum Altın Çağ'dan sonra kendimizi teknikten mi çektik? Belki de acınası bir rehavet içerisinde, zenginlikler, sefa sürerken tekniği Batıya kaptırdık. Sanıyorum ki teknik anlayışlarımız da taban tabana zıttı. Onlar zenginliğe, yalnızca ona, amaç zenginlik ve kontrol idi, yönelik bir devinimle ilerlediler. Kitabımızda emredileni onlar yaptılar, ironik bir biçimde. Mesela ankebut suresi 20. ayette yeryüzünde dolaşıp nasıl yaratıldığımıza bakmamız emredilir. Sayıları az da olsa Biruni, İbn Haldun, Ahmed bin Muhammed Miskeveyh, Cabir bin Hayyam, İbrahim en Nazzam gibi ilim adamlarının evrim, canlılığın kökeni gibi konularda fikirleri var. Fakat sonrasında derin bir sessizlik var. Darwin, H.M.S. Beagle adlı gemiyle 5 yıl dolaştıktan sonra 30 yıllık bir çalışmayla ortaya çıkarmış Türlerin Kökeni adlı kitabı. Sorum sadece neden biz bilim yapmıyoruz tarzında bir şey, zaten anlaşılmıştır. Buraya kadar okuyanlara teşekkür ediyorum. Kitap incelemesi deyince belki de sadece kitap içeriğinden salt bir şekilde bahsetmemi bekleyebilirsiniz. Ama benim inceleme anlayışım mevcut bilgilerimle kitaptan aldıklarımı harmanlamak, bunu yaparken aynı zamanda da bazı noktaları eleştirmek. Acaba hala bir keskin Doğu ve Batı ayrışmasından bahsedebilir miyiz çağımızda, bilmiyorum. Kitaptan beni en çok etkileyen bir bölümü paylaşarak bitirmek istiyorum:" Bir İmam gelecek ve tarihle birlikte diyecektir ki: Müslüman, derinleş. Eşyayı olduğu kadar insana ve toplumlara doğru da derinleş.Öyle derin ol ki, sendeki çekim gücü, eşya ve insanı bir vehim dünyasının buğuları gibi senin sularına çeksin...Bir ikindi vakti Galata Kulesini arkana almış, Köprüde, Yenicamiye doğru yürürken yanından geçenler, bir bakışta, yeryüzünde henüz gerçek bilgisini taşıyanların tükenmediğini anlasınlar. İnsan beş yüzyıl önce İstanbulda, bin yıl önce Bağdatta, bin üç yüzyıl önce Mısırda, dört bin yıl önce Babilde üstün insanın bulunduğunu bilir de, kendi gününde yaşayacağına inanamaz. Sen, derinliği öylesine yüklen ve getir ki, her insan bu derinliği kendi derinliği sansın, şuuraltında bir umut buğusu, gerçek insana rastlayacağı güvenini kaynatıp dursun. Senin derinliğinden topluma bozbulanık öyle bir cemre düşsün ki, gözüylegörmese, kulağıyla işitmese, eliyle tutmasa bile gerçeğin var olduğunu, kubbelerde çınladığını, kemerlerde bir örgü olduğunu duysun ve sezsin insan. Namazda, oruçta, zekatta, hacda, hac yollarında derinleş. Akşam vakti, güneşin batışından paniğe kapılan kuşların çığlıklarında, sabah, dağ doruklarından günün huzurunu getiren yumuşak ışıkların gümüşsü tüylerinde derinleş. Trajik olma, trajedide derinleş. Çocuğunu hep teknik öğretime koşturuyorsun, çağın alışkanlıklarına ve eğilimlerine uyarak. Onu edebiyata ve düşünceye de yönelt. Müslüman, şuurlaş. Çileleş ve şuurlaş. Hazreti Hüseyin'in sırf bir dünya günü görmek için şehit olmadığını bil ve şuurlaş. Din ve gerçek için ebedi bir modeldir sana O...Şuur yığınağı yap. Doğuyu, Batıyı tanı. Geçmişi iyi bil ve geleceği düşün. Zamanın her atomunda tarih dolduran bir av yap. Şuurlaş, şuurlaş, öyle şuurlaş ki, dıştan gelen her yıkış planının daha ilk maddesi açıklanmadan, sen son maddesini söyleyeceksin. İlerleyişlerinde metrelerine kilometrelerle cevap verecek bir şuur gerek sana. Şuurunu öyle bütünleştir ki, içine yabancı hiçbir madde karışmasın ve orada küf bağlamasın. Müslüman, birleş.Bir tek el, bir tek gövde ol. Bir tek şuur ör. Sımsıkı birliğe ermeden, lamban yanmaz. Tüten bacalar, akşamları yanan lambalar, oda ışıkları, hep aynı ailenin bacaları ve lambaları gibi olsun. Erdemlikte en yüce olmalısın ki, peşin hükümle seni aşağı görmeye gelen kendi aşağılığını görsün. Müslüman, İslamı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin." (59,60,61)
Din
İslâmın DirilişiSezai Karakoç · Diriliş Yayınları · 202111,7bin okunma
·
39 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.