Sâdık Hidâyet, 48 yıllık yaşamına havagazı ile son veren bir yazar ve ben kitabına başlamadan önce bunu öğrenmiştim.Nedense bu yolu tercih eden insanların yazdıklarına daha bir dikkatli yaklaşıyorum. Sanki tek istedikleri anlaşılmaktı ve ben bunu onlara vermek için can atıyormuşum gibi hissederim hep.Belki de onu daha iyi anlayabilmek için ikinci defa okuma ihtiyacı duydum.
Kendisi kitabın bir yerinde şöyle der:
"Ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar, acısını dindirmek için her biri, en kuvvetli iç güdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şahaserler yaratır."
Bana öyle geliyor ki, bağrındaki ateş çok şiddetliydi. Ve kendisi bundan şahaser yarattı. Kitapta yer ve zaman algımın şaşkına uğradığı dakikalar çok oldu. Rüya mıydı, gerçek miydi, yoksa bir anlık hayallere dalış mıydı diye düşündüğüm yerler sıklıkla vardı. Bağrında taşıdığı ateş öyle şiddetliydi ki ne yer ne mekan önemini koruyabiliyordu. Bu kitapta inanın,bunlar önemini yitirmişti. Önemli olan tek bir şey vardı: Bir insanın gölgesiyle olan hesaplaşması.
Odasını sıklıkla mezara benzetmesine neden olan, yazdıklarını yutmak isteyen bir gölge. Kendini bu gölgeye tanıtmak isteyen biri vardı roman boyunca. Yaşadığı çelişkiler kendisini mecbur bırakıyordu belki de. Ona seyirci olurken hissediyordum kendi yüreğime sıçrayan ateşi de.
Güzelliği, zarafeti simgeleyen bir kadın figürü vardı başlarda. Ona karşı hissettiklerini okuyunca tanıdık gelecek size bir şeyler. Siz de düşleyeceksiniz, siz de onun gibi seveceksiniz, kelimeler öyle bir dökülecek ki, belki de kendi dünyanızda, kendi güzelinizle konuşuyormuş hissine kapılacaksınız. Sanki bu sözler sizin yüreğinizden dökülmüş gibi... Bu tanıdıklık sizi ona daha da yaklaştıracak sonradan.
Bu güzelliğin gerçekliğini sorgulamaya başlayacağız yazarla birlikte. Akıbetini merak edeceğiz. Sona yaklaştıkça suyun rengi değişecekti. Hayat da öyle değil miydi zaten? Hayallerinize sığamayıp,gerçekliğe taşmak için acele edenleri düşünürsek eğer, hangisi hayallerimizdeki gibi kusursuz kalmayı başarmıştı ki? Gerçekliğin de kendine has acıları vardı elbette. Sonra bir karmaşadır başlar. Kimisinin bu karmaşadan aklı bulanırdı. Bulanan suda gizlenenleri ayırt etmek zorlaşır, ki o suya girebilmek de cesaret ister. Çünkü sizi neyin beklediğini bilemezsiniz.
Kör Baykuş, o cesaretin temsili benim için. İçten içe korkuyordu belki bulacaklarından.
Ama asıl korkusu neydi derseniz eğer:
" Lakin tek korkum: Yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan."
Evet bu korku, en büyük korkumuz olmalıydı. Haklıydı. Bir şeyden korkacaksak illa, işte o bu olmalıydı şüphesiz. Ölürken kendine yabancı bir insan, kırgın gitmez mi bu dünyadan?
Sadece kitaplarında kalmadı, evi hakikaten daraldıkça daraldı ve bir mezara döndü.
"Hayır, bu süreksiz ışını kendime alıkoyamadım, tutamadım." diyordu kitabında.
Şu an ışıklar içinde uyuyor olmasını diliyorum, bir okuyucusu olarak.