Marquez’in okuduğum ilk kitabı olan Kırmızı Pazartesi’nin ne anlattığını daha kapağı açmadan biliyorsunuz. Bu kitap ‘’işleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü’’nü anlatır. Ama anlatılan bu cinayet öyküsünden çok kişilerin toplumun kendisine dayattığı kalıplara uyma çabasıdır bence. İşlenecek olan namus cinayeti hatta ölecek kişi daha ilk sayfada söyleniyor fakat bu gerilimi ve tempoyu asla düşürmüyor. Anlatım biçiminin sürükleyiciliği sayesinde son sayfaya kadar merak unsurunu canlı tutmayı başarmış yazar. Kırmızı pazartesinin konusu ne kadar cinayet olsa da içinde bir aşk da yatıyor. Bayardo Angela’ya âşıktır ve Angela ne kadar başlarda sevmese bile bir noktada âşık olur. Ama bu âşıklar kavuşamazlar. Ölen ne kadar Santiago Nassar olsa da bu suçun tek kurbanı o değildir. Bu aşk da yaşayamadan ölür. Ve neredeyse tek kaybeden Bayardo olur. Hayattadır ama sevdiği kadını kaybetmiştir ve bunun acısını yaşamaktadır. Angela’nın gizli sevgilisini ise asla öğrenemiyoruz. Ve bu bana belki de böyle bir şeyin olmayabileceğini düşündürdü. Yani belki de öyle bir karakter hiç olmadı kızın hayatına kimse girmedi ve kız böyle doğdu. Bir adamsa yalnızca gelenekler öyle gerektirdiği için öldü. Bu da karanlık konuyu daha da karartır. Kolombiya gibi ekonomisi temelde tarıma dayalı olan ülkelerde geleneksellik daha baskındır ve kadın erkek ilişkileri sevgi, saygı gibi temellerden ziyade kurallara dayanır. Yazar kitapta bu sisteme bir eleştiri getirir. Ve kasaba halkının iletişimsizliği ve tepkisizliği şaşırtıcı derecede gerçektir. Bugün bile hala yaşanabilecek bir olay olduğunu görebiliriz oturup biraz düşününce ki bu çok rahatsız edici ne yazık ki. Bunları da düşününce kitabı çok beğendim çünkü çok gerçek, çok hayattan bir olay başarılı bir şekilde kaleme alınmış. Marquez’in dili bazen yorucu olsa da diğer kitaplarını okumayı düşünenler için iyi başlangıç olabilir diye düşünüyorum.