·88 syf.··Beğendi
···Okunma: 01 Temmuz 2020 18:34 Dostoyevski’nin “ Hepimiz, Gogol’un paltosundan çıktık” sözüyle uzun süredir ilgimi çektiği halde Gogol’un bu kitabını yeni okuyabilsem de kaleminden bir çok büyük yazarın etkilendiğini hemen farkedebildim. Benim okuduğum koridor yayınlarının bez baskılı kitabında palto ve burun hikayesi bir aradaydı, “palto” da , bu basit konu, edebi bir dille, iyi bir kavrama ve gözlem yeteneğiyle aktarılmış, ironik, eleştirel bir uslup kullanılmış. Bazen insan olarak hepimizin ne kadar küçük mutluluklara bel bağladığımız, hatta sahip olduğumuz maddi değerlerle kendi değerimize değer kattığımız yanılgısında nasıl da kapıldığımızı anlatırken , diğer yandan aynı koşullarda olan memurların iş arkadaşları Akaki ile dalga geçerken aslında kendileriyle de dalga geçtiklerinin farkında olmamaları ironik geldi bana.Evet baş karakterimiz Akaki Akakiyeviç hiç de öyle şaşalı bir karakter değildi, yüksek rütbelere erişmemiş zaten bunu da istememiş , ne uzamış ne kısalmış, sıradan basit hayatında tıkılı kalmayı seçmiş 9. Dereceden evrak kopyalama işi yapan bir memur. Ama o küçük kopyalama işini daima mükemmel yapmaya çalışan, iş arkadaşlarının sürekli kendisi ile dalga geçmelerine maruz kalan ve katlanan , en fazla kendisine acımalarına sebep olan serzenişlerde bulunabilen, ne sosyal hayatı, ne sevdiği yada onu seven insanlar bulunan , insanlarla konuşurken iki kelimeyi bir araya getiremeyen, adeta görünmez olan Akaki Akakiyeviç, bir gün artık incelmekten astarı neredeyse dışına çıkan , soğuklardan kendisini koruyamayan paltosunu terzi de yama yaptırarak tamir ettirmek istiyor ama ettiremeyeceğini öğrenince yeni palto diktirmek zorunda kalıyor , bu uğurda elinde avucunda olan biriktirdiği tüm parasını terziye verip güzel bir palto yaptırıyor, bir süre için hayatı daha anlamlı bir hale gelİyor, ama ne yazık ki paltonun sefasını fazla süremiyor. Ayrıca Rus toplumu, hikayenin geçtiği zamanın soğuk iklimi , memurlar gibi kıt kanaat geçinen insanların incecik paltolarıyla sabah işe giderken içine işleyen soğuktan kaçmak için koşar adım yürüyüşleri.. betimleme ve bize duyguyu aktarması açısından gerçekten iyiydi. Nedendir bilmem kitabı okurken bir kaç defa Orhan Veli nin Kitabe-i seng-i mezar şiiri geldi aklıma. Özellikle de “... öyle bir rüzgar ki, kendi gitti, ismi bile kalmadi yadigar. ... satırlarını anımsadım. küçük insanın küçük yaşamı diye düşündüm yine..ama sonundaki fantastik unsur beklenmedikti ve Akaki yaşarken çıkartamadığı gürültüyü çıkarı kendini farkettirdi.
“Burun” hikayesine gelince o tamamen fantastikti.. bir sabah uyanıp yataktan kalkan bir adamın burnunun olmadığını, burnunun yerinde pide gibi bir düzlük olduğunu farketmesi ve burnunu aramaya çıkmasının hikayesi anlatılıyor. Burun kendi özerkliğini ilan etmiş müşteşar gibi takılıyor üstelik.. Hiciv sanatını kullanma şekli de güzeldi.