·168 syf.··Beğendi
···Okunma: 04 Temmuz 2020 22:20 2010 YUNUS NADİ ÖYKÜ ÖDÜLÜ
2010 HALDUN TANER ÖYKÜ ÖDÜLÜ
Türk edebiyatına daha fazla vakit ayırma kararım, bilmediğim ödüllü Türk yazarlarını okuma isteğine dönüşmeden önce öykü okuma benim için Sabahattin Ali ‘den ibaretti. En çok onun öykülerini beğenmiştim. Vüs ‘at O Bener gibi yazarlar bana beş on gömlek fazla gelmişti. Ta ki yolculuğumun ilk durağı Yekta Kopan öykülerine denk gelene kadar. Evet, tahmin edebileceğiniz gibi ön yargılıydım okumadan önce. Ayrıca bir çoklarının hissettiği gibi ben de amatörce ilgilenilen her alan için ne olursa olsun profesyonellerin yani bizzat meslek edinmiş insanların daha iyi eserler verebileceği kanısındaydım. Ancak bu konudaki önyargımı bu öykü kitabı ile geride bırakmış sayılırım.
Geçenlerde youtube da denk geldiğim bir videoda amatör ifadesinin etimolojisinden bahsedilirken aslında amatörce ilgilenmenin, daha safiyane bir yönelim olduğunu anladım. Amatör kelimesi Latince amare ‘’sevmek’’ fiilinden +or son ekiyle türetilmiş. Fransızca bir kelime olan ameteur ‘’bir işi zevk için yapan’’ sözcüğünden evrilmiş aynı zamanda. Yani direkt ya da dolaylı para kazanmak gibi bir faydacılık amaçlamadan sadece zevk için yapılan her tür iş türünü bu kategoriye koymak mümkün. Şimdi bu kelime kökenine neden değindiğime gelirsem Yekta Kopan hemen herkesinin bildiği gibi başarılı bir ses sanatçısı. Başarılı diyorum çünkü yüzünü unutsanız bile Geleceğe Dönüşte ‘ki Marty ve Buz Devri ‘nde Sid karakterlerine hayat verdiği sesini unutmanız pek de mümkün değil. Yani bildiğim kadarıyla yazarlık onun için amatörce ilgilendiği bir alan. Oysa kitap bittiğinde hiçte amatörce yazılmış bir kitapla karşılaşmadığınızı anlıyorsunuz. Kitap içeriğine çok değinmeden biraz da öykülerin ben de bıraktığı hislerden bahsetmek istiyorum.
Bir de Baktım Yoksun 6 öyküden oluşuyor.
İlk öykü Sarmaşık, yitirilen bir babanın ardından hayalle gerçek arasında baba özlemiyle kurgulanmış buruk bir öykü. Yazar bu kitabı babasının vefatından hemen sonra o sancılı süreçte kaleme aldığı için öykülerin hemen hepsinde baba-oğul ilişkisini görmek mümkün. Bu öykü ise itiraf, yüzleşme, özlem pek çok duygu yoğunluğu barındırıyor.
‘’Gitmen değildi beni üzen, beni de götüremeyecek kadar korkak olmandı. ‘’
Normalde bu cümleyi başka bi yerde okusam romantizim sosuna batırılmış, eski sevgili tribi içeren caption gibi gelir, oysa öyküde o kadar güzel bi yerde yer almış ki ben bile duygulandım.
İkinci öykü Portobello 22 ise yurtdışında George Orwell ‘in kapısının önünde babasının gençlik hayallerini gerçekleştirmek isteyen bir adamın Huzur romanını okuması ile başlıyor. Yine bu öykününde ana teması baba-oğul ilişkisi olsa da konu tesadüfen doğan yarım kalmış bir aşk hikayesi üzerine inşa edilmiş.
‘’Hayalle gerçek arasındaki köprüde yaşamaktan yorulmuş bedenimin dinlenmesi, aklımın yolunu belirlemesi için ilk adımı atmalıyım artık’’
Üçüncü öykü Kırmızı, biraz simgesel öğelerin çokluğundan, biraz iç monologlardan farklı bir uslüp kullanılmış hissi veriyor . Aynı zamanda Edward Hooper tablolarından bahsedildiği bir kurguya sahip olması bir solukta okumama sebep oldu.
‘’İnsan kendi hayatını bile ancak iyi bir hikayede okuyunca anlayabilir. ‘’
Dördüncü öykü Battaniye ise yazarın en beğendiğim öyküsü oldu. Tekrar tekrar okudum özenle yazılmış paragrafları. Belki bilinç akışı tekniğiyle yazılmış olması belki imgelerin derinliği beni etkiledi bilmiyorum. Yine bu öyküde de yarım kalmış baba-kız ilişkisi kaleme alınmış.
Beşinci öykü Kertenkele eş olmayı başaramamış bir adamın öyküsü. Öyküde biraz Edgar Alan Poe esintili bir şeyler gizli sanki. Bu uslüp benzerliğini fazlasıyla beğendim, açık şekilde bahsedip büyüsünü bozmak istemiyorum.
‘’Hayatın bize rüya kadar saçma gelmemesinin nedeni alışkanlıktır. ‘’
Son öykü İyi Uykular; tıpkı ilk öykü gibi itirafların, özlemin, saklanan duyguların daha yalın konusuz, kurgusuz tüm açıklığıyla yer aldığı; muhatabı tarafından okunamamış daha çok mektubu andıran bir öykü. Yazarın babasını, sevdiği yazarların yansımasını onda görmek istediği için Albert Atay olarak tanımlaması buruk bir tebessüm bırakırken, hayatını babasına benzemek istemediği ve ona benzerliği ile başa çıkmaya çalıştığı dönem olarak ikiye ayırması ne kadar çok baba-oğul ilişkisinde bu sorunsalın yer aldığını bilmek, okumak yazarın hislerini derinden hissetmeme neden oldu.
‘’…ve hani eriyen her hücrende kelimelerim biraz daha dağılıyordu ya…
…ve hani teselli için uzanan her eli kuduz bir köpek gibi ısırmak istiyordum ya…
…ve hani yaşayacaksın diye her yalan söyleyişimden sonra tutamadığın çişin gibi tutamıyordum ya gözyaşlarımı…
…ve hani ben seni kurtaramadım ya…
…işte öylesine eminim artık öldüğünden! ‘’