·394 syf.····Okunma: 08 Temmuz 2020 16:02 Stepançikovo Köyü'nden sonra Ezilenler ile kronolojik Dostoyevski okumalarıma devam ettim. Bu eseri göz ardı edip kaçırmak akıl kârı olmazdı bunu şuan daha iyi anlıyorum.
Sadece düşünüyorum bu nasıl olabilir? Bir insan zihninden nasıl bu kadar estetik, muazzam yapıtlar çıkabilir? Stepançikovo Köyü'ndeki psikolojik analiz marifetinin ölçüsünü çok yukarılara taşımışken Ezilenler ile resmen şok etkisi yarattı yazar. Bu eserinde psikolojik analiz konusunda ölçüyü arşa çıkaran yazar, edebi ölçüyü beraberinde sunmuş. Eseri tüylerim diken diken, duygularım taşkın şekilde okumayı sürdürürken eserin içinde soluk alıp vermeye; doğmaya, yaşamaya başladığımı hissettim. Aldığım edebi hazla birlikte hissettiğim duyguların taşkınlığını tarif etmek hayli zor.
Aklımda beliren bir diğer soru şu idi: 400 sayfalık bir kitapta gördüğümüz, karşılaştığımız yüzlerce insan nasıl soluk alıp verebilir? Eserin derinliği kimileri için göz boyarken kimilerine birşey ifade etmiyor olabilir kabul ediyorum. Özellikle bir çırpıda bitirmek yerine eseri yaşamak, kendime katmak, doyasıya sindirebilmek ve eserin katmanlarını derin keşiflere çıkabilmek istedim.
Eserin öne çıkan özelliğinden bahsedilince tahmin edilirki psikolojik analiz kabiliyetinin coşkunluğu demekten kendimi alamayacağım. Öyle tutarlı ve yoğun analizlerki karşılaştığınız profillere işleyebilmek için okuyor, yetmiyor satırların altını çiziyor, düşünüyor yine yetmiyor birdaha düşünüyor, parçaları birleştirme yoluna gidiyorsunuz. Abarttığımı düşünmüyorum özellikle bu eseri okuyup sindirmek 4 senelik psikoloji lisans eğitimine eş değer bir durum teşkil ediyor sanki.
Gelelim diğer yönlerine. Olay örgüsünün bu kadar değişken temposuyla tahmin edilemezliği heyecanını her daim korumasına yol açıyor diye düşünüyorum. Tüm bu tempo değişimlerinin yanında edebi estetiğinden asla taviz vermemesinin beni ayrıca büyüleyen durumlarından biri olduğunu belirtmek isterim. İlk sayfasından son satırlara kadar aynı edebi hazzı bizlere sunan bu büyük yazar hakkında ne söylesem az kalacak gibi duruyor. Bu yüzden değinip geçmek zorundayım malesef.
Resmen kitabın son sayfalarına kadar tüylerimin aşağı inmesine olanak tanıtmadı bana yazar. Anlatım gücünün bu denli arşa çıkması artık film izlercilikten alıp yaşarcılığa atıyor bizleri. Okumadım yaşadım arkadaş! Yelena'nın Bubnova'nın yanında geçen günlerini yaşadım, sokak başlarında dilendiğini yaşadım, Smith'in Ihmenev ile benzer kaderini öğrendikten sonra ölüm anındaki boğulmalarını yaşadım; onlar yaşamadı ben yaşadım sanki.
Benim anlamadığım bir nokta da burdan belirir. Bir insan kaleminin psikolojik tespitte olağandışı seviye arz etmesinin yanında kusursuz anlatım ve edebi estetik sağlaması nasıl mümküm olabilir?
Tüm bunların yanında tahmin edemediğim şekilde yazarın bu kurgunun içine bir tutam felsefe serpiştirebilmiş olması takdire şayan kesinlikle. Hedonizm ile idealizme temas eden diyalogların yanı sıra etiğin, toplum ahlâkının tanımlarına da rastlıyoruz.
Dediğim gibi yüzlerce inceleme paylaşsam bu marifet ürününü bir miktar ifade edebilirim gibi geliyor. Bundan dolayı daha fazla uzatmayacağım. Sormak istediğim tek bir soru var o da şudur: her karakterin hem ezen hem ezilen tarafta olduğu hesaba katıldığında bu kurgunun asıl mağduru kim?
Oğuz Atay'ın da dediği gibi "yarı deli bir insan önemli bir olayı başka kurallara göre yaşamaz mı?"
Buraya kadar okuduysanız değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkürlerimi arz ediyor, sağlıcakla kalmanızı diliyorum.