308 syf.
·4 günde·9/10
“Cebrail söze başladı:
-Selim Pusat büyük günahlar işledi. Ben görevi bitmiş bir melek olduğum, kıyamete kadar dinlenmek hakkını kazandığım halde bu hakkıma ilişti. Onun gönlünden geçen fırtınalarla rahatsız edildim. Halbuki bu fırtınalar yalnız ben peygamberlere götürürken duyulurdu. Kendisinden yirmi beş yaş küçük bir kızı sevdi ve hepsinden daha kötü olarak bu sevgiyi açığa vurdu. Bir subay için en büyük günah budur.
Derin sessizliğin arasında heybetli ses sordu:
-Ne diyorsun Selim Pusat?
Selim, gözlerini kamaştıran ışığa bakmaya çalışarak subaylık zamanındaki sertliği ile cevap verdi:
-Doğrudur!”

Selim Pusat. Askerliği elinden alınmış, rütbesiz, elbisesiz asker bir asker. Kendi nefsiyle mücadele eden; keskin askeri fikirlerin, istisnai ve gizli hislerin yol açtığı gerilimle ruh adama dönmüş bir karakter. Belki “suçludur fakat yiğitliğin unutulduğu bir zamanda yaşadığı için suçlu olmuştur.” Aşık, kafası karışık, hisli ve biraz da asabi. Ahvaline üzülsem de sıklıkla kollarından tutup sarsarak “Eee yeter ama, bi kendine gel artık!” demek istemedim değil. :))

Dünyada hemen hepimiz, bir şekilde birçok farklı acıyla sınanıyoruz. Çoğunlukla yaralarımızı kendi ellerimizle sarıp yolumuza devam ediyoruz. Kimi kayıplar ve sarsıntılarsa, ruhumuzda tedavisi mümkün olmayan yaralar açıyor, tutunamıyoruz. Selim Pusat’ınki işte böylesi bir yara. Biraz başına gelenleri hazmedemeyişi, biraz kara sevda.

“Sevda gibi bir gizli emel ruhuna sinmiş;
Bir haz ki hayalden bile üstün ve derinmiş.
Gökten gelerek gönlüne rüzgar gibi inmiş,
Bir sır ki bu, ölsen bile açamazsın.”
diye tanımlıyor şiddetli aşk acısını Pusat. Hikaye boyunca da sık sık muhteşem şiirleriyle aşkını ve ızdırabını anlatmaya devam ediyor. Kendisine yapılan haksızlık mı daha çok canını acıtıyor yoksa içinden çıkamadığı sevda mı, bu sırrı saklaması mı gerekiyor yoksa açığa vurması mı okuma süreci boyunca sorgulatıyor.

Çok eski bir Uygur masalıyla başlayan ve o masaldan günümüze kadar süren bir hikayenin içinde Selim Pusat’ın geçmişini, bugününü ve geleceğini anlatıyor eser. Ama bu hayat hikayesi sıradan bi şekilde değil; tabiatüstü olaylarla, dikkatle bakıldığı zaman gerçeklerin sembollerle çerçevelenmiş ifadesi şeklinde ele alınıyor. Kahramanın sürekli aynı şeyi tekrarlaması, insanlara karşı duyguları alınmış gibi davranması, hatta aşkı bile mekanik bir şekilde yaşaması Christopher Nolan filmi izliyormuş hissi bırakıyor. Tahlili yapıldığında eser bir roman mı, yoksa yaşanmış bir hayat mı olduğu konusunda tereddüte düşürüyor. Atsız’ın mesleki ve duygusal hayatında benzer zorluklar yaşadığını biliyoruz. Belki de bundan dolayı çok iyi bir kurgu, psikolojik tahliller, kuvvetli karakterler, mitolojik göndermeler, güçlü bir anlatımla bambaşka bir okuma deneyimi sunuyor. İçinde yer alan şiirler Atsız'ın ne kadar sağlam bir şair olduğunu da gösteriyor. Kitabın beni en çok etkileyen karakteri “Tiyatro bitti, beklemeye lüzum görmüyorum.” cümlesiyle zihnimize yer eden, tahta mezar taşıyla, çerçevelenmiş fotoğrafıyla satır aralarında sık sık karşımıza çıkan “Arkadaşım Şeref” oldu. Yarı soyut yarı gerçek bu karakterin sadece arkadaşım Şeref olduğunu düşünmüyorum. Şeref bana göre Selim’in intihara olan meylinin temsili, vicdanı ve iç sesi. Aslında kitap içerdiği yoğun sembolizmle hemen her kavram ve karakter için yoruma açık göndermeler yapıyor. Bunlardan beni tek rahatsız edense, girişte bir kısmına yer verdiğim mahşer meydanındaki mahkeme sahnesi oldu. Bu bölümde egonun devreye girdiği bazı diyaloglar ve olayları dile getiriş biçimi inançlarım gereği hoşuma gitmedi.

Açıkçası bu kitabı okuduğum kitaplardan herhangi birisine tam olarak benzetemiyor, kendi içinde değerlendirmeye mecbur kalıyorum. İçinde yaratılan dünyada huzur namına tek bir kırıntı dahi yok. Okurken tarifsiz bir hüzün ve kafa karışıklığına sebep oluyor. Hani Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında benzer şekilde bir karmaşa, bocalama, insanlardan uzaklaşma ve tutunamayış vardır ama kitap genel olarak gülümsetir. Tespitler, şiirler mizahidir. Ruh adam ise fazlasıyla hüzünlendiriyor. Tarifsiz bir huzursuzluk bırakıyor yüreğimize. İçindeki şiirler, hele ki Geri Gelen Mektup, her bir dizesiyle can acıtıyor.

Ruh Adam, belki de Nihal Atsız'ın yaşadıklarına, ruh haline ve düşüncelerine dair vücut bulmuş en değerli eseri. Onu özgün kılan şey kendi dünyasını yaratabilmesi ve bizi öyle bir dünyanın var olduğuna inandırabilmesi, en azından gerçekliği hakkında şüpheye düşürebilmesi sanırım. Çoğu okur Nihal Atsız adını gördüğünde çeşitli önyargılarla parantezler açıyor. Oysa biliyoruz ki kitabını okuduğumuz bütün yazarların mutlak bir kimliği ve ideolojisi var. Rus, İngiliz, Japon, Alman, Faransız yada Hintli.. Herkes kendi görüşleri doğrultusunda eserler veriyor. Savaş suçlusu Hitler’in kavgasını bile en çok okuyan milletler arasındayız. Bu iyiniyeti kendi yazarlarımıza gösteremiyor oluşumuzun, onları okurken siyasi duruşlarını edebi yeteneklerinin önüne koymamızın haksızlık olduğunu düşünüyorum. Üstelik her ideolojinin ağlarını çözebilmek, felsefesini anlayabilmek için onu benimseyen yazarların kitaplarını okumak gerekir. Bu uğurda yazarların siyasal kimliklerine bakmadan, düşüncelerimize paralel yahut zıt fikirler barındırdığına takılmadan eserlerine şans verilmeli.

Bu kitabın, Türk edebiyatının psikolojik roman türündeki en iyi örneklerinden olduğunu düşünüyorum. Ayrılan zamanı kesinlikle hak ediyor. Bitirdikten sonra soru işaretlerini devam ettiren, etkisinden kurtulmanın zaman aldığı böyle kitapları çok seviyorum. Yarınında hiçbir ümit ışığı olmayan kuvvetli bir adamın zayıflığı, gözlerle işlediği günahın zevkini tadışı huzurunuzu kaçıracak olsa da kesinlikle tavsiye ediyorum.
Keyifli okumalar diliyorum.