·224 syf.····Okunma: 21 Temmuz 2020 13:03 Ne yazık ki Kadınsız Erkekler'i bitirdiğim bugünün sabahına yine bir kadın cinayeti haberiyle uyandık. Pınar Gültekin'in öldürülmesi yine içimizde giderilmesi mümkün olmayan yaralar açtı. İşin acı yanı ise bu artık bizim için bilindik bir his haline geldi. Kitabın kalan son öykülerini de okurken ister istemez Murakami'nin Kadınsız Erkekler'i ile ülkemizin erkeğe maruz kalan kadınlarını düşünür hale geldim.
Kitabın arkasındaki yazı kitabı çok güzel özetliyor. "Bir kadının özlemini çeken, yasını tutan; bir kadın tarafından aldatılmış, terk edilmiş olmanın acısıyla yaşayan, aşkla kendinden vazgeçen erkeklerin öyküleri." Bu öykülerde erkeklerin kadınlarla temasları, sevmeleri, sevilmeleri, en mutlu anlardan en kötü günlere sürüklenmeleri, aldatmaları, aldatılmaları, aşkla eriyip biterek -gerçek anlamda- ölmeleri ve "kadınsız erkek" haline gelmeleri gibi konular üzerinden çilekeş olmuş erkeklerin yaşamlarına tanıklık ediyoruz. Ancak yanlış anlaşılmasın, kadınlar bu kitabın kötü karakterleri değil; tersine hayata anlam katan, varlığının da yokluğunun da yarattığı müthiş etkiyle ona yön veren kişiler. Murakami'nin kendi deyimiyle tatlı tatlı esen 'Batı Rüzgarları'mız. Bu 'Batı Rüzgarları'nı kaybedenlerin ise hali duman. Çünkü kadınlar yeri doldurulamaz varlıklar. Bıraktıkları boşlukta süzülüp giden erkekler ise kitaptaki öykülerde.
Peki bizim ne alıp veremediğimiz var kadınlarla? Neden boşluğunu doldurmanın mümkün olmadığı kadınlarımıza dört elle sarılmak yerine bizzat kendimiz kıyıyoruz onlara? Bu konuları günlerce yeniden tartışacağız, ancak halihazırda zaten yıllardır tartışıyoruz. Bir şey değiştiremeden, bir ilerleme kat edemeden ve maalesef daha da kötü hale gelerek. Siyasetçilerin ağzı lağım çukuru, ülkeyi yönetenler adeta suça teşvik eder halde, eğitim dibe vurmuş; hak, hukuk, adalet kavramları sloganlara meze olmak dışında anlamını yitirmiş. Erkeklerimize maruz kalan kadınlar kendilerini korumak için ne yapacağını bilemez halde. Biz onların güvenliğini sağlamak için ne yapacağımızı bilemez haldeyiz. Kimden peki bu korku: Yine kendi insanımızdan. Kendimizden, cehaletten, vicdansızlıktan, ahlaksızlıktan. Toplumumuz maalesef yıllardır büyük bir çöküş içinde ve artık dibe vurduk sayılır (İnsan yine de emin olamıyor). Bize eskiden halkımızın özelliği olarak anlatılan iyi huyları mumla arar olduk. Empati yeteneği bir çoğumuzda daha filizlenemeden köreldi. Endişe dolu, öfke dolu, hayal kırıklığıyla dolu bir topluluk haline geldik. Bunun en çok çekenleri ise çocuklarımız, kadınlarımız, hayvanlarımız ve bitkilerimiz oluyor. Evet aynen o malum söz gibi. Sanmayın ki bir cinayetle sadece bir kadın ölüyor. Sadece Pınar ölmüyor, sadece Emine ölmüyor, sadece Özgecan ölmüyor. İçten içe hepimiz ölüyoruz.
Çare? İnanın benim aklıma bir çare gelmiyor artık. Düşünmekle, tartışmakla, bir çare aramakla elimize bir şey geçmiyor çünkü. Bir şeyler değiştirme gücü elimizden alınalı çok oldu. Bir şeyleri değiştirmeye gücü olanlar ise farklı işler peşinde. Eğitim mi düzeltecek bu toplumu? Sevgi mi? Bilmiyorum ne düzeltecek ama korkarım kolay düzelmeyecek. Biz Batı Rüzgarlarımıza kıydıkça ve onlar tatlı tatlı esmeyi kestikçe kupkuru bir kalabalık olarak kalacağız.