Puan vermedi·336 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Temmuz 2020 22:20 Mülksüzler kitabı temelde iki dünya düzeni üzerine kurulu. Birincisi Urras(bizim yaşadığımız Dünya) , ikincisi Anarres (Odocuların üzerinde yaşadığı Ay). Urras üzerinde kapitalist sistem hakim ve nüfusu oldukça kalabalık. Anarres üzerinde ise zamanında Urras’ın kapital düzeninin içinde barınamayan, düzeni bozmaya meyilli olduklarından Urras hükümetleri tarafından Ay’a gönderilen, anarşist, Odocu bir topluluk yaşıyor. Odocular, Anarres’te mülkiyetin, statülerin olmadığı her şeyin paylaşım üzerine yapıldığı(işleri, yemekleri vb.) bir düzen kurmuşlar ve yıllardır bu düzen içinde yaşıyorlar. Anarres’te devlet yok, yasalar yok, hapishaneler yok. Anarres yazarın kendi ütopyası aslında ama bunu bize süsleyip püsleyip anlatmak yerine ütopyaların bile aslında gerçekte gerekli özen gösterilmezse, nasıl da yoldan sapabileceğini ve eski kaçınılan özelliklerini yeniden kazanabileceğini anlatmayı seçmiş. Tamamen anarşist, mülkiyetsiz bir toplumun içinde bile kendi statülerini korumaya çalışanların nasıl belirebildiğini, yazılı bir yasa olmasa bile insanların çevresindekilerin onayına kendileri üzerinde adeta bir yasaymışçasına farkına bile varmadan nasıl da uyabileceğini gözler önüne sermiş. Ancak ne kadar zor olsa da yine de değişime, yenilenmeye ve farklı düşüncelere yer verilebildiğinde işerin düzelebileceğine dair her daim umudun olduğunu da bizlere göstermekten geri durmamış.
Özellikle dikkatimi çeken kitaptaki başka bir yorumsa bu iki dünya uzun zamandır birbiriyle iletişimi oldukça sınırlı tutmuş ve iki halk da sadece eskiden beri onlara anlatılagelen kin dolu öyküler dışında birbirleri hakkında bir şey bilmiyorlar. Buna rağmen birbirlerine karşı nefretle dolular ve birbirlerinden korkuyorlar. Kitaptaki arkadaş grubumuzsa aralarında konuşurken diğer dünya halkı hakkında bir şey bilmediklerinden onlardan korkmalarının normal olduğunu ancak onlar hakkında yüzyıllardır yeni şeyler öğrenmemelerine rağmen yine de sadece kendilerine söylenenler çerçevesinde bu kadar nefretle dolu olduklarını anlayamadıklarından bahsediyorlar. Aslında bu hepimiz için de geçerli değil mi? Haklarında bir şey bilmediğimiz insanlar, halklar, topluluklar hakkında korkuyoruz evet çünkü insanlar bilmediklerinden gelebilecek tehlikelere karşı kendilerini koruma eğilimindelerdir. Ama onlara karşı nefretle dolu olmayı nasıl açıklayabiliriz ki? Onlara şefkat göstermemizden korkanlar, onları kolayca denklemin dışına itebilmemizi kolaylaştırsın diye mi nefretimizi körükleyip duruyorlar? Yazarın da söylediği gibi korku ile nefretin, merhametin arasında oldukça dikkatli davranmamız gereken çok ince bir ayrım bulunuyor sadece.
Bahsetmek istediğim çok fazla şey var ancak bu minik yorumla okuyanlara ve okumak isteyenlere faydalı olabilmişimdir umarım. Kitaplarla güzelleşmemiz dileğiyle.