Biri uzun olmak üzere toplam 7 hikayeden oluşan, kadın bir yazarın elinden çıkmış, tema olarak da sevgiyi merkeze almış bir kitap Küskün Kahvenin Türküsü. Ben ismine tav olmuştum aslında. İlk hikaye kitaba adını veren ve beni de nispeten tatmin eden bir hikaye. Bir de Konuk isimli hikayeyi sevdim. Bunun dışında çok da tatmin etmedi beni hikayeler. Johnny Depp’ in oynadığı Secret Window(Gizli Pencere) filminin son repliği olarak hatırladığım bir replik vardı; hikayelerde en önemli şey sondur diyordu. Yedi hikayeden beş tanesinin sonunu yavan buldum. Sadece Konuk isimli hikaye her şeyiyle beni tatmin etti. Jokey isimli hikayenin ise sadece sonunu sevebildim, son paragrafını.
Küskün Kahvenin Türküsü ise sonuyla tatmin etmemiş olsa da son kısma kadar büyük bir keyif ve merakla okuttu kendisini. Küçük bir kasabaya ansızın gelen bir yabancıyla (ki ben o yabancının bir metafor olduğunu, gerçekte var olmadığını, sevgiyi temsil ettiğini düşünüyorum) birlikte kasabanın merkezindeki kahvenin ve onun sahibi kadının değişimi anlatılıyor bu öyküde. Üzerinde en fazla durulması gereken öykü bu elbette ve bence gerçekten sıkı bir öykü. Kasabanın tasviri, havası, oranın yaşantısı ve bunları bize sunan üslubu özgün buldum ben.
Harika Çocuk, kendi içinde ergenlik sorunlarıyla uğraşan genç bir piyano öğrencisinin bu sorunlarını, piyano performansı üzerinden anlatıyor bize.
Jokey, psikolojik sorunları olan bir jokeyin bir yemek masasında belli nedenlerle suçladığı birkaç adamla buluşmasının öyküsü. Bunun finalini çok beğendim.
Madam Zilensky ve Finlandiya Kralı aslında son anlarına kadar merak uyandıran ama sonu belki de en yavan kalan öykü. Çok basit bir yere bağlanıyor ve gereksiz buldum açıkçası. Ele aldığı mesele güzel olsa da çok abartılı işlemiş konuyu.
Konuk, bence kitaptaki en iyi öykü. Tabii bu kadar sevmemde ilişkiler üzerine bir öykü olması baş etkendi. Eşinden boşanmış bir adamın eski eşinin yeni ailesine konuk olması ve oradaki diyaloglar falan çok ilgimi çeken şeylerdi.
Bir Aile Sorunu isimli öykü bence en vasat öykü. Sorunlu anne, çocuklarına düşkün baba hikayesi. Yalnız haksızlık etmek istemem, tüm kitap boyunca özellikle duyguların tarif edilişini çok sevdim ve çok başarılı buldum.
Bir Ağaç, Bir Taş, Bir Bulut ise terk edilmiş yaşlı bir adamın bir barda genç bir çocuğa kendi öyküsünü anlatmasından ibaret ki bu öykü de karakterleri ve mekan sebebiyle ilgimi çekti. Salaş barlarda, kafelerde ya da şarabın da olduğu gergin bir yemek masasında geçen film sahnelerine ya da öykülere bayılıyorum.
Peki kitabı genel olarak neden sevmedim? Çünkü yazarın sevgiye bakışıyla benim bakışım arasında dağlar kadar fark var. Çok uzatmak istemiyorum ama sevgiyi algılayışımız bambaşka ve benim yazara katılmam mümkün değil. Sevgi bu kadar yüceltilecek bir şey değil, basit bir faydacılık meseledir benim için. Oysaki yazara göre sevginin tarifi bu;
‘’Sevilen çoğu zaman sevenin içinde uzun zamandır saklı duran sevgi için yalnızca bir uyarıcıdır. Her nasılsa, seven de bilir bunu. Ruhunda sevgisini eşsiz bir duygu olarak algılar. Tuhaf, yeni bir yalnızlık duymaya başlar.’’ (Sf: 27)
Sevgi içimizde vardır, onu bir yerlere ya da bir şeylere yönlendiririz diyor kendisi, bense sevgi sonradan oluşan, insanların yarattığı bir değerdir, kutsallığı yoktur diyorum özetle.