·172 syf.····Okunma: 19 Eylül 2020 03:26 Sabahattin Ali'nin hayatının son demlerinde yazmış olduğu öykülerden oluşan derleme bir kitap olan Sırça Köşk'te kaleminin ustalaştığını, diğer derleme öykü kitaplarından daha başarılı olduğunu net bir biçimde görüyoruz. Özellikle kitabın sonunda masalların da olması eserin doyuruculuğunu arttırmış. Mutlaka herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Öyküler akıcı bir üsluba sahip. Toplumdaki yozlaşmayı, açgözlü insanların insan canına hiçbir kıymet vermediğini tüm çıplaklığıyla anlatmış Sabahattin Ali.
Ayrıca yazarın hayatını noktalamadan evvel kaleme almış olduğu Kurtla Kuzu öyküsünün de arkadaşı Rıfat Ilgaz'ın yaşamış olduğu olaylardan kurgulanmış olduğunu da belirtelim. Öyküdeki ana karakterin adı da Rıfat'tır... Sabahattin Ali gerçekten başarılı bir Toplumcu Gerçekçiymiş. Keşke daha çok eserini okuyabilseydik...
Rıfat Ilgaz Kurtla Kuzu öyküsünün kurgusunun gelişimini bu şekilde aktarıyor:
“Remzi Kitabevi Sırça Köşk’ü basıyordu. Kitap dizgiye verilmiş, kaba bir hesapla bir forma kadar eksik olduğu anlaşılmıştı. Ben Çinili Han’daki idareevimizde sobaya yakın bir masada yazı yazıyordum. Her zamanki telaşlı haliyle içeri girmiş, masamın üstündeki yazı makinesini bir yana iterek masanın üstüne oturmuştu. Tasarlamıştı, son öyküsü poliste geçecekti. ‘Anlat’ dedi, ‘Emniyet müdürlüğü’nde geçen bir hikâye yazacağım. Ne bilirsen anlat!’ Ben bütün bildiklerimi anlatmaya başladım. Önce gece nöbetine kalan memurların bizimle nasıl dertleşmek istediklerinden söz açtım. Onlar bizden daha dertliydiler, öğretmen olduğumu bildiklerinden, çocuklarından söz etmek kolaylarına giderdi. Bana nasıl yanıp yakındıklarını anlattım, uzun uzun. Ertesi gün aynı adamların, bizim durumumuzda olanları nasıl kılları kıpırdamadan falakaya çektiklerini de anlattım. Ben anlattıkça, o ustaca sorularla beni deşiyordu. Başımdan geçen bir sorgu olayına söz geldi dayandı: ‘Anlat!’ dedi. ‘Bu güzel işte.’ sonradan öğrendiğime göre onun da başından benimkine benzer çok sorgu olayları geçmişti. Anlatıyordum, çok önemli bir şey öğreneceklerdi benden, kendilerince… Yan çiziyordum boyuna. sorguyu yapan yetkili, ‘yazık’ dedi, ‘bu adamların içinde ne işin var senin? tahsil terbiye görmüş adamsın sen!’ cebinden bir paket iyi soydan sigara çıkardı, uzattı bana. Sıkı bir tiryaki olduğumu sanıyordu. Oyunbozanlık etmemek için uzandım. Üç dört gündür sigara içmediğimi hesaplıyor, bu dostça cömertliğin beni yumuşatacağını sanıyordu. Lafı gediğine koyduktan sonra çaktı kibriti. Ben bir ahbap pişkinliğiyle çaktığı kibrite doğru eğilince birden fırladı yerinden, tutup attı ağzımdaki sigarayı. Ağız dolusu bir sövgüden sonra: ‘Kim oluyorsun sen? sigaranı yakacak adam mıyım senin?’ hikâyenin burasına gelince, Sabahattin Ali, masadan lastik top gibi atlamıştı: ‘Olmaz!’ dedi, ‘Burada küfür az! Tokat ister, tokat!’ yeşil mürekkepli kalemini çıkardı cebinden, bir tomar kâğıt çekti, gitti. Karşıdaki masaya oturdu, yazdı boyuna. Eski harflerle iri iri on sayfaya yakın yazdıktan sonra, saatine baktı: Oluyor.’ dedi, ‘yarın yazarım gerisini.’ ertesi gün bitmişti hikâye. Yediğim küfür, tokata dönmüştü hikâyede. Adı da, ‘kurtla kuzu’ olmuştu. son hikâyesiydi bu. hikâyedeki kahramanın adı da Rıfat’tı. Gerçeğe saygı bu kadar olurdu işte.”