Edebiyat öğretmenimizin tavsiyesiyle alıp okudum Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu. 15 yaşında 7 yıldır bacağından rahatsız olan bir çocuğu okuyoruz. Hastaneyi ve hasta olmayı hiç sevmem. Tabii kimse sevmez. Ne zaman ağır bir hastalığa yakalanma düşüncesi gelse aklıma,kusmak isterim. Bu zayıf, hasta çocuğu okurken, doktorların ona "Zayıfsın,bol ye." dediklerinde (herkes bana bu cümleyi diyor.) benim başıma gelse diye de düşünmedim değil. Neyse, devam edelim.
Bu hasta çocuğumuz Paşa'nın evine yerleşiyor. Elbet Paşa ondan büyük. Yine de aralarında bir dostluk var. Ve Paşa'nın kızı Nühzet...
Nühzet hakkında pek bir şey söylemeyeceğim yalnız şunu düşünüyorum. Hasta çoçuğun yanına gidip kulağına bir "Nühzet" fısıldasam ağlayıverecekmiş gibi geliyor bana.
İşte bunları ve dahasını okuyoruz. Hüzünleniyoruz, kararıyoruz. Çok fazla empati yapıyoruz. Peyami Safa'nın anlatış tarzını zevkle okuyoruz. Aralarda geçen kısa kısa, iç içe geçmiş karışık kelimeler ve cümlelerin anlamlarını düşünürken "İyi ki bu kitabı okuyorum." diyoruz.