Puan vermedi·160 syf.····Okunma: 27 Eylül 2020 08:00 İkinci kez okudum.
Sanki ilk defa okuyormuşum gibi işledi yüreğime.
Yirmi ikinci kez dahi okusam yine aynı sevgiyle, aynı hayranlıkla okurum.
Öncelikle; bir dönem sosyal medyada paylaşılan fotoğraflarla çok popüler olmuştu kitap, eğer bu yüzden bir ön yargınız varsa hepsini bir kenara bırakıp okuyun. Tüm ön yargıları haksız çıkaracak bir eser olduğunu düşünüyorum.
Eğer Sabahattin Ali'yle daha önceden tanışmışsanız kalemini, kendine has dilini, becerisini biliyorsunuzdur zaten. Onunla bir kere tanışıp da hayran olmamak, tüm eserlerini okumayı istememek mümkün mü?... Benim için hiç değil.
Evet, Sabahattin Ali'nin kalemine olan sevgi ve hayranlığımı açıkça belirttiğime göre eser hakkında birkaç şey yazayım. Eserde ilk başkahramanımız Raif Efendi. Görünüşte herkesin hayatında olabilecek, pek ayrı bir özelliği olmayan bir adam. Kitabın ilk satırlarında yazıldığı üzere:
''...Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: 'Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp da nefes almalarını emrediyor?' Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içince, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum bir dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. Bu âlemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul âlemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.''
Bu girişi, Türkçe'nin şu kullanılışını gördükten sonra kitabı okumak için hâlâ emin olmayanlar varsa kararlarını vermişlerdir umarım. :)
İşte biz de Raif Efendi'nin defteri ile onun iç dünyasına şahit oluyoruz, onun kaleminden onun hayatını okuyoruz, o sessiz adamın meğer içine neler sığdırmış olduğunu öğreniyoruz. Bu kadarını söyleyeyim, gerisini okurken keşfetmek lazım.
Kitabın dili çok akıcı, kısa sürede sizi içine çekebilir. O kadar güzel yerlere değinilmiş, o kadar başarılı tasvir edilmiş ki kaç satırın altını çizdim bilmiyorum. Her biri, defalarca okuyup aklıma kazımak istediğim satırlar.
Kitap üzerine daha başka ne diyebilirim ki... Bende yarattığı hisleri yazıya dökmek zor. Kitap bu konuda kendi kendine yetmiş desem yeridir.
Atilla Şanbay'a ait şu alıntıyla bitirmek istiyorum... :
''Bazı şeyler, kötü sonlara rağmen yaşanacak kadar güzeldir.
Yüzyıllardır oynanmasına rağmen, hiçbir seyirci sahneye fırlayıp, Romeo'nun zehirli iksiri içmesine engel olmamıştır.
Sonunda geminin batacağı bilindiği halde, Titanic filmi defalarca izlenmiştir.
''Bitecektir'' korkusuyla aşktan kaçanlar, eğer dünyaya gelmeden önce kendilerine danışılsaydı, sonunda öleceklerini bildikleri için, hiç doğmamayı seçerlerdi.
Böyle yaşanmaz...
Romeo ölmeli,
Titanic batmalı
Ve aşk
Her şeye rağmen yaşanmalı.''