Lou feminist, entelektüel ve dünyadaki ilk psikanalist olma unvanını taşıyan bir kadın. Adı Nietzsche, Rilke, Tolstoy, Paul Ree, Freud gibi alanlarında ünlü isimlerle; aşk dedikodularına karışmıştır. Nietzsche tek taraflı aşık olmuş ve evlilik teklifi etmiştir fakat Lou reddetmiştir. Nietzsche’in kadınlardan nefret etme sebebi olduğu iddia edilir. Freud ise onun birikimine olan şaşkınlığını şu sözlerle tarif eder; “Korkunç bir zeka… Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir biçimde etkilenirdi; kadınlara özgü zaafların hiçbirinin hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşamı boyunca bunları aşmış olduğunu fark ederdi.”
Döneminde bu kadar çok etki bırakan bir kadının hayatını okuduğumda ben de çok etkilendim tabii ki. Herkesi hayran bırakıp en az bir kişinin aşkından intihar etmesine sebep olacak kadar güzelmiş. Hayatına detaylı bir şekilde bir bakın mutlaka. Bunun yanında ise böyle bir kadının yazmış olduğu kitaptan da beklentimin yüksek olmasını doğal karşılıyorum. Fakat çok da yeterli bulduğum söylenemez.
Kitabın başkarakteri Ruth çocuksu ve esrarengiz bir genç kız. Küçük yaşta ailesini kaybetmesi sonucu en son amcası ve yengesiyle birlikte yaşamaya başlar. Daha sonrasında okula yeni gelen öğretmen kızın yazmış olduğu kompozisyondan etkilenir ve kıza karşı duyguları oluşur. Amcasıyla konuşarak kızı kendi evine alır ve evinde ders vermeye başlar. Fakat aralarındaki ilişki öğretmenin ailesiyle sorunlarının başlamasına sebep olur.
Aralarındaki ilişki, öğretmenin kızın hayatına saplantılı bir şekilde müdahele etme isteği ve kızın düşündüğü her şeyden haberinin olmasını istemesi beni okurken rahatsız etti. Ruth’un o yaşta ailesiz bir çocuk olarak aradığı sevgiyi öğretmeninden bulması bu yüzden ona bağlanması çok doğal fakat diğer boyutta sevdiğini hiç düşünmedim. Bu yüzden kitabın konusunu hoş bulmadım. Diğer kitaplarından beklentim yüksek ve umutluyum. Sizler için de bu yazarla tanışmak isterseniz eğer bu kitabı başlangıç kitabı olarak önerebilirim.