·408 syf.··Beğendi
···Okunma: 05 Kasım 2020 01:05 Siz hiç ölümünüzü yazdınız mı?
Herkes hayatta kendince roman uyarlaması şeklinde yaşadığını düşünebilir. Herkes çok sıradışı bir hayat yaşadığını, hatta ‘sen benim çektiklerimi bi bilsen böyle konuşmazdın’ tarzı cümleler kurmuş da olabilirsiniz.
Yazarları farklı ve özel kılan hususiyet tam da budur işte. Yaşanılanı kendine has üslubu ile, biraz ağdalı, biraz abartılı, biraz mübalağalı cümleler kurarak sıradan gibi gözüken hayatı okuyucuya farklı ve gösterişli kılmak, okuyucu kitabın içine çekmek ve onu kitaba hapsetmektir.
Heba kitabı benim Hasan Ali Toptaş’ın okuduğum ilk kitabıydı. Kitabı elime aldıktan sonra bir daha bırakamadım. Çok sade bir dille yazılmış ama bazen aşırıya kaçacak şekilde olayları uzatarak ve mübalağa katarak seni kitaba adeta bağlıyor. Bazen daldan dala atlıyor, bazen hangisi rüyaydı, hangisi gerçekti diye sorgulatıp düşündürüyor -çünkü kitabın içerisinde rüyaları bile çok uzun uzadıya anlatıyor-, bazen de zaman makinası içerisinde yolculuk yaptırır gibi roman kahramanının bir ilerlemiş yaşlarını, bir askerlik maceralarını anlatarak okuyucuyu şaşırtıyor.
Kitap esasen Ziya adlı alalade, sıradan bir bekar erkeğin başından geçenler, yaşadıklarının romanlaştırılması olarak düşünülebilir ama yukarıda değindiğim gibi yazarımız dilini öylesine ustalıkla kullanıyor ki senin gördüğün ağacın yaprağının rüzgar marifetiyle dalgalanması olayı bir paragraf halinde ‘dağlardan denize doğru uçuşan beyaz kanatlı meleklerin huşu ile süzülmesi gibi’ benzetilerek yorumlandığına şahit oluyoruz.
Ama bir de yazarların acıdan beslenmesi mevzusu var ki Hasan Ali Toptaş’ın da bu konuda ne kadar mahir olduğunu görüyoruz.
Ölümün yaklaşmasını, acının tarifini, kızgınlığın tonunu yaz deseler ancak bu kadar yazılabilirdi dedirtiyor. Kitap sanki roman kahramanının kendi ölümünü anlatması, ölümü gösterir gibi hem gerçeküstü hem de inanılmaz.