10/10
·702 syf.··
Beğendi
·
2020 46. kitabı
Her yaşadığımız gün, farkında olmadan kullandığımız kelimelerden bir tanesi, belki de en önemlisinden söz etmek istiyorum. Belki dedim ama aslında benim için en önemli kelimesinden, “İNANMAK”tan. Kelimelerin en büyük güç olduğunu düşünen bir insan olarak şöyle bir “inancım” vardır: Her kelimenin anlam bakımından bir özelliği olduğu kadar, sahip oldukları bir ruhları da bulunduğu... Anlam ile başlayacak olursak, tabii ki başvurulacak en sağlam kaynağa, TDK’nın yayınladığı Büyük Türkçe Sözlük’e bakalım. “İnanmak”: Bir şeyi doğru olarak benimsemek; Birini doğru sözlü olarak bilmek, güvenmek; Bir şeyin varlığını, doğruluğunu kabul etmek; Sevecek, güvenecek ve bağlanacak en yüksek varlık olarak bilmek, iman etmek; Kanarak aldanmak. Görüldüğü gibi gerçekten de anlam bakımından çok güçlü bir kelime, değil mi? Ama bence asıl gücü, yani anlamının taşıdığı bu güçten çok daha büyük olan tarafı tamamıyla ruhunda taşınıyor. Kendinize olan “inancınızın” hiç olmadığını düşünün. Onsuz neyi başarabilirsiniz? Bir yakınınıza, anne-babanıza/kardeşinize/eşinize/çocuklarınıza olan “inancınızın” hiç olmadığını düşünün. Onları nasıl sever, onlara nasıl güvenebilirsiniz? Bir yaratıcının olduğuna “inanmazsanız” ruhunuzu nasıl huzura kavuşturabilir veya yalnız kaldığınızda kime sığınabilirsiniz? Yaratıcının varlığını yok sayıp evrildiğimizi düşünenler de sonuçta Evrim Teorisi’ne “inanmıyorlar” mı? Sayfalar dolusu örneklerle süsleyebileceğimiz bir güce sahip bu kelimenin, insanoğluna lütfedilmiş ilk his/düşünce/özellik olduğuna dair de bir “inancım” var. Hz.Âdem’e ruhu üflendiğinde tattığı ilk his iman etmek, yani dolayısıyla “inanmak” değil miydi? Veya evrimin ilk insanı olarak tanıdığımız Lucy’nin en büyük düşüncesinin yeme-içme olduğunu göz önüne aldığımızda, hayatta kalabilmek için beslenmesi gerektiğine “inanması” değil miydi? Bir gerçek daha var ki, bir nesne veya insanın en güçlü tarafı, aslında aynı zamanda onun en zayıf tarafıdır. Bir yapının en güçlü sütununa zarar gelirse, o bina yerle bir olur. Aynı şekilde bir insanın da en güçlü tarafına bir zarar gelirse, tıpkı bir bina gibi o da yıkılır. Ama binadan farklı olarak insanın yeniden inşaası imkansıza yakındır. Çünkü en güçlü yerinden yıkılan insan yok olur, benliğini ve karakterini kaybeder, değersizleşir ve başkalarının kuklası/oyuncağı olur. İşte bu sebepten dolayı insanlık tarihini büyük yıkımlarla doludur/dolmaya da devam etmektedir. İnsanlar, yine insanlar tarafından hep en güçlü tarafından, daha doğrusu en zayıf tarafından, yani “inancından” vurulmakta, eziyet görmekte, acılara maruz kalmakta, manen ve madden sömürülmektedir. En basitinden aldatılmakta, kandırılmakta, dolandırılmaktadır. Tarih boyunca GERÇEK LİDERLER haricindeki hemen hemen tüm krallar, padişahlar, devlet yöneticileri, din adamları, reisler, şeyhler vs. insanları “inançlarından” vurarak kendilerine çıkar sağlamak, egemenlik kurmak, keyfi üstünlüğünü tesis etmek “inancı” ile başkalarının “inancını” kullanmış ve sömürmüş veya “inançlarına” saldırmışlardır. Ama yine de beşeriyet bunları sadece öğrenilen bir tarih dersi olarak görmekten öteye geçememiş, asıl manada bir hayat dersi olarak görememiş/görememektedir. Bu yaşanmışlıklardan ülkemizde olan birini de; keskin zekası, edebi gücü, yüksek eleştiri yeteneği, gazetecilikten gelme ince araştırma içgüdüsü ve kelime/cümle sihirbazlığı ile Türk edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Refik Halid Karay , üstün karakter analizlerini de kitabın özüne katarak biz okurlarına anlatmış ve kitabın adını da tam bu yaşanmış olaya uygun olarak koymuş: Kadınlar Tekkesi. Baki adındaki bir sapık kişiliğin, aldığı yüksek seviyedeki tasavvuf eğitimini, yoldan çıkarak sadece cinsî emellerine alet etmek üzere her tabakadan kadın üzerinde kullanması ve son derece başarılı olması, benim kadar eminim ki sizleri de şaşırtacak, hayret içine düşürecek ve oldukça sinirlendirecektir. Üstelik bu müridelerin yüksek tahsilli, varlıklı, soylu ve devrin yüksek sosyetesinden olmaları ise daha da büyük şaşkınlıklara yol açacaktır. Hükümetin yüksek mercilerine kadar sirayet eden Şeyh Baki, gün gelir öyle bir kadınla karşılaşır ki, tüm mürit ve mürideleri birlik olup bu gencecik, pırıl pırıl, güzeller güzeli ve iman yolunda tertemiz kalbinden başka hiçbir mürşite ihtiyacı olmayan Neşide’yi kirli ellerine alabilmek için varlarını yoklarını ortaya koyarlar. Yoksul, tahsilsiz, annesi ve ablasından başka kimsesi olmayan bir Gürcü kızı olan Neşide, bu kadar büyük güç ve maddi imkanın yanında, sinsilik ve düzenbazlıklara sahip bu şeyh ve tekkesine direnebilecek mi? Tuzaklardan, baskılardan, şiddetten, sapıklıklardan, aldatmacalardan, zehir içeren tatlı sözlerin tesirinden kendini kurtarabilecek mi? Okunmalı... Kuru kuru değil hem de... Ders niyetine okunmalı... Asıl akla aykırı gelen ise günümüzde bile hala hiçbir şeyin değişmediği, hala bu kişilerin ve onların peşinde koşanların varlığı... Kendime ve tüm sevdiklerime not: Sakın “inandırılma”; “inandırılıyorsan” bil ki kandırılıyorsun. “İnanmak”için hem aklına hem kalbine danış. Birinde mantığın, diğerinde hidayetin mevcut. Atam’ın da dediği gibi “Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir; fendir. Bilim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır.” Refik Halid’in bu muazzam kitapta yakaladığı bu zirvenin daha da üzerine çıkabilecek başka yazar var mıdır bilmiyorum. Ama bu zirveyi zorlayacak bir kişi varsa o da bizzat kendisidir diye düşünüyorum. Sağlıcakla...
Kadınlar TekkesiRefik Halid Karay · İnkılâp Kitabevi · 2021216 okunma
·
273 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.