Her yaşadığımız gün, farkında olmadan kullandığımız kelimelerden bir tanesi, belki de en önemlisinden söz etmek istiyorum. Belki dedim ama aslında benim için en önemli kelimesinden, “İNANMAK”tan. Kelimelerin en büyük güç olduğunu düşünen bir insan olarak şöyle bir “inancım” vardır: Her kelimenin anlam bakımından bir özelliği olduğu kadar, sahip oldukları bir ruhları da bulunduğu...
Anlam ile başlayacak olursak, tabii ki başvurulacak en sağlam kaynağa, TDK’nın yayınladığı Büyük Türkçe Sözlük’e bakalım.
“İnanmak”:
Bir şeyi doğru olarak benimsemek;
Birini doğru sözlü olarak bilmek, güvenmek;
Bir şeyin varlığını, doğruluğunu kabul etmek;
Sevecek, güvenecek ve bağlanacak en yüksek varlık olarak bilmek, iman etmek;
Kanarak aldanmak.
Görüldüğü gibi gerçekten de anlam bakımından çok güçlü bir kelime, değil mi? Ama bence asıl gücü, yani anlamının taşıdığı bu güçten çok daha büyük olan tarafı tamamıyla ruhunda taşınıyor. Kendinize olan “inancınızın” hiç olmadığını düşünün. Onsuz neyi başarabilirsiniz? Bir yakınınıza, anne-babanıza/kardeşinize/eşinize/çocuklarınıza olan “inancınızın” hiç olmadığını düşünün. Onları nasıl sever, onlara nasıl güvenebilirsiniz? Bir yaratıcının olduğuna “inanmazsanız” ruhunuzu nasıl huzura kavuşturabilir veya yalnız kaldığınızda kime sığınabilirsiniz? Yaratıcının varlığını yok sayıp evrildiğimizi düşünenler de sonuçta Evrim Teorisi’ne “inanmıyorlar” mı? Sayfalar dolusu örneklerle süsleyebileceğimiz bir güce sahip bu kelimenin, insanoğluna lütfedilmiş ilk his/düşünce/özellik olduğuna dair de bir “inancım” var. Hz.Âdem’e ruhu üflendiğinde tattığı ilk his iman etmek, yani dolayısıyla “inanmak” değil miydi? Veya evrimin ilk insanı olarak tanıdığımız Lucy’nin en büyük düşüncesinin yeme-içme olduğunu göz önüne aldığımızda, hayatta kalabilmek için beslenmesi