Selâmlar
Refik Halid Karay’ın Nilgün adlı üç ciltlik eseri, bir gemi yolculuğuyla başlayıp Hindistan’dan Endonezya’ya, savaşın etkilediği topraklardan belirsizliğe uzanan bir hikâye anlatıyor. Ancak bu sadece bir coğrafi yolculuk değil, aynı zamanda karakterlerin ruhunda yaşanan karmaşık bir serüven.
Başlangıçta kendini bir Osmanlı sultanı olarak tanıtan Nilgün, daha ilk anda anlatıcıyı şüpheye düşürüyor. Ancak zamanla onun büyüsüne kapılarak şüphelerini bir kenara bırakıyor. Nilgün, tıpkı bir matruşka gibi; her yeni hikâyesinde bambaşka biri olarak çıkıyor karşımıza. Gerçeği ve yalanı ayırt etmek güçleşirken, anlatıcı da giderek kendi sınırlarını kaybediyor.
İlk cilt, anlatıcının Nilgün’e duyduğu ilginin nasıl bir bağımlılığa dönüştüğünü anlatıyor. İkinci ciltte ise Nilgün’ü bu kez bir prenses olarak değil, varlıklı bir kralın eşi, yani bir Mapa Melikesi olarak görüyoruz. Ancak bu unvan onun gerçek kimliği değil, tıpkı önceki gibi bir dönüşüm süreci. Bu noktada savaşın gölgesi iyiden iyiye hissediliyor. Japonya’ya yakın bir coğrafyada yaşananlar, sadece krallıkları değil, bireyleri de sarsıyor.
Üçüncü kitapta Nilgün ve anlatıcının yolları ayrılıyor. Ancak Nilgün yine değişiyor ve yeni bir hikâye ile karşımıza çıkıyor. Asıl dikkat çeken nokta, anlatıcının baştan beri ona güvenmediği halde her seferinde onun peşinden gitmesi. Nilgün, sadık olduğu kişilerle değil, yönlendirebildiği insanlarla var olan biri. Anlatıcı içinse bu ilişki, içinden çıkamadığı bir bağımlılığa dönüşüyor. Burada aşkın sağlıksız bir hale gelişini, insanın bile bile yanlışı seçmesini görüyoruz. Hatta sadomazoşist bir yanı var.
Kitaptaki ilişki, iki tarafın da farklı nedenlerle bu döngünün içinde kaldığı bir süreci anlatıyor. Nilgün, sürekli değişerek gücünü korurken, anlatıcı ona rağmen onun