Puan vermedi·152 syf.····Okunma: 12 Ekim 2022 22:08 Bir pazar sabahi okumaya başladığım Beyaz Kale kitabı, Orhan Pamuk'un okumayi basarabildigim üçüncü kitabiydi. Pamuk okuyuculari bilir ki, onun kitaplarını okumak; sabir, azim ve kararlılık gerektiren bir iştir. Kitapların uzunluğu, yer yer yavana kaçan anlatımı, adeta kitabin sonunu getirmeniz için vermeniz gereken bir savaşa dönüşüyor. Tüm bunlarla birlikte, Pamuk'un o kendine has olan üslubu, sizi oyunun icerisinde tutma isteği ve en onemlisi; sıradan bir olaymış gibi anlattığı o hayatlar, birden sizin tüm hayatınıza dönüşüveriyor. Pamuk, Beyaz Kale kitabında, 17.yy'da Türk Denizcilerine esir düşen, Venedikli bir gencin başından geçen olayları anlatır. İstanbul'daki köle pazarından bir paşaya satilan köle, sonrasında astronomiye, mühendislige meraklı olan Hoca'ya hediye edilir. Kitabın ana kahramanlarıindan olan Hoca, 30-35 yaslarinda, astronomiye, matematiğe meraklı, sürekli yeniliğin peşinden koşan bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı Devleti'nin aldığı yenilgilerden kurtarmak ve Bati ilmi karşısında geri kalmasını önlemek için Hoca, muazzam bir silah ve Takiyuddin'in yüz yil önce yaptığı rasathane gibi, yeni bir rasathanenin kurulması ile mümkün olduğunu düşünmektedir. Bati ilmine açılmanin kapısı olarak gördüğü Kölesi'nden, bu konular hakkında bilgi almaya çalışmaktadır. Planlarini hayata geçirmek icin, Çocuk Padişah ile temas kurmayı istemekte, Çocuk Padişah'in hayvanlara, düşsel yaratıklara olan ilgisini kullanarak bu emelini gerçekleştirmek istemektedir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, sahip-köle ve köle-sahip kavramları birbirinin içine girmekte ve Osmanlı dönemi kölecelik anlayışına eleştiri getirilmektedir. Kitabı basta bir bütün olarak ele aldığımızda, hoca kim, köle kim sorusunu sürekli kendimize sormaktayiz. Hocanın içersinde bulunduğu ruh hali, ne kendisine benzer ne de kendisinden ayri bir kahrman yaratmasına neden oluyor. Padisah ile geçen konuşmalar, ayna imgesi ile görüyoruz ki, aslında köle diye birisinin olmadığını; hocanin delilik- dahilik arasında geçen hayatında, kendisini Venedikli Köle ile ozdeslestirerek icinde bulunduğu psikolojik tramvadan kurtulmaya çalışmaktadır. Klasik analtimda, doğu- bati imgelri hakkinda yazilan eserlerin ana teması, farklılar, benzerliklerdir. Bu olguyu isleyebilmek için, İstanbul'dan daha güzel bir mekan bulunamaz. İstanbul, ne tam Batı olmayı ne de tam olarak Doğu olarak kalmayi başarabilmistir. Pamuk, masa imgesi etrafinda hoca ve kölesini oturtarak; onların çocukluk anılarını, üzüntülerini, sevinçlerini kağıda gecirmeye çalışır. Ötekiler ve aptallar analtimi, dahi- şizofren insanalrin toplum içerisinde kendilerini anlamayan yığınlar icin kullandıkları bir metafordur. Yazar, sık sık bu anlatima başvurarak, içerisinde bulundukları ruh halini ortaya koymaya çalışmıştır. Okuyucuyu meraklandiran baska bir konu ise, gerçekten köle diye birisinin olup olmadığıdır. Kitapta geçen diğer kahramanların hiç bir şekilde köle adını kullanmamalari, mevzubahis olduğunda ise sadece' o' diye bahsetmeleri, aslında böyle bir karkater olmadığı zannına kapilmamiza neden oluyor. Veba salgının kol gezdiği Istanbul sokaklarında, hocanın veba belasından uzak durmak icin kendini kapattığı odasında, aynanın karşısinda kendi bedenine bakarken; kölesine de zorla bu işi yaptırmaya çalışır. Vücudunda çıkan çıbana dokunurken, ben artik sen oldum, sen de ben oldum demesi ile hoca, kendi kendine yarattığı hayali karaktere bürünür. Yazarın, kölenin idam sehpasindan kurtulmasi ile, hocanın şizofren olmasını toplum tarafından kabul edildiğini ve trajik bir şekilde Lehistan seferinin hezimetle bitmesinden sonra, hocanin- kölenin tüm olan bitenden sorumlu tutulması ve bu yüzden idam edilmeye çalışılması; hocanın- kölenin yine toplum tarafından itilmesini, dışlanmasıni ifade etmektedir. Pamuk, bu kitabında hem düz-klasik hem de psikolojik-postmodern bir tarzda bir hikâye işlemiştir. Hikaye ve kahramanlar arasındaki çok katmanlik, kitabı; sonuna kadar sıkılmadan, keyif alarak okumamıza vesile oluyor.