Ba..
10/10
·227 syf.··
Beğendi
·
2020 7. kitabı
Kemal Varol 1977 doğumlu. Yas Yüzükleri(2001), Kin Divanı (2005) ve Temmuzun On Sekizi (2007) adlı üç şiir kitabı Bakiye (2013) adıyla tek bir kitapta topladı. Şiirle başlayan yazın uğraşı, makale, öykü ve romanla devam etti. Romanları: Jar (2011), Haw (2014), Ucunda ölüm Var (2016) ve Âşıklar Bayramı (2019). Demiryolu Öyküleri (2014) ile Memleket Garları (2012) adında iki derleme, Sahiden Hikaye (2017) adlı öykü kitabı var. Yurtiçinde ve yurtdışında birçok ödül aldı eserleriyle. Kemal Varol’un öykü ve romanlarındaki şiirsel dil ve imgelem gücü şairliğinden gelir. Harflerden dökülen noktaları toplayıp anlatılarında bir araya getirir. Yaşadığı coğrafyanın renklerinden beslenirken, onları bir slogan dilinden uzak tutar, etrafını dolanır cümlenin. O kendini kendine, kendi gibi olana anlatan bir yazardır. Bağırmadan, sesini yükseltmeden, ilmek ilmek işler içimize kelimelerini. Mütevaziliği buradan gelir ve sessizliğin şarkısını söyler. Geç fark edilir ama içimizde devam eden hikayelerin baş köşesine oturur. Kayıp harflerin izlerini takip edip, serüvenlerini bize ulaştıran bir yazar Kemal Varol. Söylemek istediklerini satır arasına serpiştirirken eksik harflerle yazar. Çünkü eksik bırakmak sonsuzluğa göndermektir anlatıyı. Harflerin üzerindeki iktidara karşı alfabeden harfleri çıkartarak veya yasaklı harfleri kitabın (Haw) kapağına taşıyarak sitem eder dil kafesine. Anlatılarındaki kahramanlar, anılardan avucuna bırakılan, sevdiklerinin giderken yanında götürdüğü harflerle yürür. Harfler Varol’un keleminde canlıdır. Kıskanır, üzülür, heyecanlanır, yürür, pabuç giyer, şapkasını çıkarır, kaybolur, çalınır, boyna asılır. Sahiden Hikaye kitabının ilk öyküsünde (Arkanya’nın Sesi), matbaadan çalınan bir harftir “z”. Bir harf eksik yazılır haber. Aynı zamanda bir çocuğun gönül yarasıdır ve ağaca, koluna veya herhangi bir yere kazıyamadığı bu harfi, içine büyük uçurumlar katarak saklar. Harfler, terk edenin arkasında bıraktığı boşlukları doldurmak için bir araya gelir. Sahiden Hikaye kitabında, öykü kahramanlarından Lamek’in dayısının anlatamadığı hikayeler için kazdığı mezarların üstünü örter, kelimelerle… Ama yine de boş kalır bir ucu. Çünkü tamamlanmış her hikayenin diğer ucunda ölüm vardır, var olacaktır. Ucunda Ölüm Var romanındaki ağıtçı kadının serüvenleriyle ölümle ömür arasındaki ilişkiyi, ikisin birlikte var olduğunu ve birbirini var ettiğini ustaca kaleme alır. Doğduğu ilçe Arkanya kitaplarındaki mekan olmakla birlikte, yarattığı karakterler kendisiyle birlikte, romanlarında yaşamaya devam eder. Yarattığı karakterler, kitaplar arası iletişim içindedir. Dürüst ve tarafsız bir ses aracılığıyla sesini bize duyurur. Mesela ölüme giden birinin yalan söylemesi pek düşünülemez. Heves Ali, Ucunda Ölüm Var kitabında Ağıtçı Kadın’ın aşkıdır. Âşıklar Bayramı’nda 25 yıllık ayrılıktan sonra kapıyı çalan babadır. Kemal Varol’un eserlerinde Arkanya, Diyarbakır’ın Ergani ilçesinin eski adıdır. Arkanya sokakları eskiden, arkadan sıkılan bir kurşun, yüze dökülen kezzap, askeri araçların geçtiği, insanların sorguya çekildiği, sloganların yükseldiği, çatışmaların olduğu hesaplaşma biçimlerinin yeridir. Âşıklar Bayramı’nda artık toprak damlı evlerin yerini apartmanlar almıştır. Her ne kadar kasaba gelişip büyüse de, eski yaşanmışlıkların izleri hep ensesindedir, atılan her adımın. Çünkü hava sislidir. Gece çalınan kapılar, pek hayra çalınmaz. Kemal Varol’un anlatılarında bölgenin pek alışık olmadığımız sesleri kulağımıza misafir olur. Arkanya’nın insanları müziğin sesini kısarak dinlerken, telefon gibi bir erk aracında bağırarak konuşurlar. Ses ile ilişkileri eşyaya göre değişir. Mesela kapının çalınış biçiminden anlaşılır, ardında bekleyen zamanın kelimeleri. Arka arkaya ısrarlı ve sert çalış biçimi, işgalciye işarettir. Eğer çalınan kapı kesik kesik ve yavaş bir çalma biçimiyse, bir sığınmacıdır gelen kişi. Âşıklar Bayramı’nda kapı, sesler sözlüğümüze yeni bir imgelem katarak çalınır. Tak… tak… Mahcup… Kararsız… Kapıyı çalan kişi rahatsız etmek istemez. Çekinir. Terslenip geri çevrilmekten korkar. Nasıl davranacağını bilemez… Çünkü çok uzaktır kapının iki tarafında duranlar ve kendileriyle karşılaşırlar kapıda. Uzak zamanlardan, hayatlardan gelen iki yabancı yakınlık… Baba hem misafirdir hem ev sahibi… Herkestir oğul için ve hiç kimsedir. Tıpkı kuantumda olduğu gibi, Âşıklar Bayramı’nda da yaşamla ölüm aynı anda cereyan eder. Baba ile oğul arasındaki iktidar ilişkisi kapı açılıncaya kadar yer değiştirmiştir. Kapı uzun yolların tozları, umutları, ayrılıkları, hüznüyle çalınmıştır ve yıllardır biriken soruların, kırgınlıkların, neden aramaların, hatırlamaların yeniden başlayacağından habersiz bir el tarafından açılır. İşte bu noktada birbirleri arasındaki sessizlik en uzun hikaye olur. Böylece kitap birbirleri arasında söylemeyen kelimelerle akıp gider. Yanından hiç ayırmadığı üç telli bağlamasıyla Âşık Heves Ali, helallik isteyecektir ama her nefes alışın yeni bir yolculuk olduğu gibi, baba oğulun en kısa ve en uzun hikayesi başlar. 40 yaşında Avukat olan Yusuf Bey gecenin bir yarısı çalınan kapı zili ile birlikte hayatının mahkemesine çıkacağından habersizdir. Kendi içinde yargılarken babasını, çoktan hükmün verildiği idam mahkumun son isteğini yerine getirme edasıyla, yola çıkar. Diyarbakır’dan Kars’a bayrama giden bir matem başlar. Âşıklar Bayramı, yollarda saklı kalmış yaşanmışlıkların romanıdır. Yollar aslında insanın kendisiyle ya da bir başkasıyla hesaplaşma yeridir. Yolculuklar insanın kendi içine göç ettiği, kendisiyle hesaplaştığı bir sessizliktir. Zaman tersine, geçmişe doğru akar. Zihin kendi haritasında ayrı bir yola çıkar. Kelimeler birbirine çarpıp durur. Duraklarda bırakılan anılar yeniden yeşerir. Şehrin tabelalarına asılan yaşanmışlıklar kendi zamanıyla, içinde bulunulan zamanla boy ölçüşür. Yol güzergahında geçilen köyler, kasabalar, şehirler oğul için babasını tanımak için bir fırsattır. Yusuf Bey, kendisiyle babası arasındaki iktidar ilişkisinin yanı sıra, babasının diğer insanlarda yarattığı iktidarı görür. Kendisini terk eden babasının, bitmeyen aşklarıyla tanışır, sığındığı güvenli limanlarıyla. Oğul, anılarına sığmayan babanın boşluğunu eski sevgilide arar. Babasının hiç dilemediği affı, terk ettiği sevgilisinden diler. Sevgilide bulduğu serinliğin gölgesine sığınır. Babanın yapamadığını yapmak belki de iyi hissettirecektir kendisini. Eski sevgilisi Aylın’a bir türlü gönderemeyip taslak olarak beklettiği üç e-postayı gönderir. Mektupları okuduktan sonra şair Kemal Varol’un şiiri bırakmasına bir ah daha çekeriz. Kitapta yer alan üç mektupla, Avukat Yusuf Bey gibi bizde Küfran’ın şairiyle karşılaşırız. Yusuf arabasını Kars’a doğru sürerken, geçmişe doğru giden ayrı bir yolculuğun içinde bulur kendisini. 40 yaşında gelen kapısını çalan babası, yalnızlığını bir kez daha artırır. Kitap boyunca bu uzun terk edişin cevabını Yusuf ile birlikte ararız. Bir sorun cevabını bir hikayede anlatmaz yazar. Başka hikayelerin içine yerleştirir. Ve cevap kendiliğinden her okuyucun belleğinde ayrı bir romana doğru yola çıkar. Oğul hayatın her anında kendine sorduğu soruların cevabını ararken, eksik kelimelerle kurduğu cümlelerin hepsini silemediğinden, o eksik heceyi tamamlamak istememektedir. Hatırasıyla kavga ettiği babanın kendisi karşısında fazla direngen değildir. Baba terk edişini kendi terk edilmişliğiyle anlatmak ister. Oğul’un anlayamacağı bir dildir bu. Oysa affetmekle, içinde esip duran fırtınaları durduracaktır Yusuf. Affetmek içindir hesap soruşları, babasına aldırmayışları. Yol boyunca karşılaştığı insanlar, babasını tanımak için kendine ayna olurken, yine de herkesin tanıdığı babasını tanımamanın hüznünü yaşar. Oğul, yaşamı boyunca her üstesinden gelemediği olay karşısında babanın yokluğunu hissetmiştir ama bir kez bile aramamıştır babasını. Baba ise oğlunu uzaktan kollamıştır. Kucaklamaya hasret, başının üstünde sekiz köşeli şapkasının cebinde taşımıştır oğlunun resmini. Kemal Varol’da çok güçlü bir çatışma veya bağ, adına ne derseniz deyin her eserinde kendini hemen hissettirir: Baba-oğul. Bir insana karşı hem nefret hem sevginin bir arada olduğunu gösterir bu karşılaşma okuyucuya. Baba da çok farklı değildir aslında. Avukat Yusuf babasıyla hesaplaşmak isterken, Heves Ali de kendi terk edilmişliğiyle hesaplaşır. Ama en çok geçmişine dönüktür yolculuğu. Bir vedalaşma ayinidir. Belki de Heves Ali’nin niyeti, eksik harflerini toplayıp son sözünü, mezarına taşımaktır. Oğul ise o bir türlü söyleyemediği kelimeyi tamamlamak isterken, diğer yandan babanın bıraktığı derin boşluklardan kaynaklı bir çatışma halindedir kendisiyle, aşklarıyla, bir kelimeyle ve babayla. Âşıklar Bayramı’nda baba oğul arasındaki kuşak çatışmasından aşklar da nasibini almıştır. Hayat düğüm atarken hayatlarına, bir iplik gibi çözüldükleri aşkları vardır, baba ve oğulun. İki devrin aşkları da kendi saflarında çarpışıp durur. Aşk hangi dönemde olursa olsun kendi iktidarını dayatır. Heves Ali küçük yaşta terk edilmişliğinin boşluklarını terk etmekle doldururken, aslında sevginin uzaktan sevme biçimini öğrendiğinden, sevgiyi acı ile özdeşleştirdiğinden, sevdikleriyle kurduğu ilişkileri uzaktan sürmüştür. Baba barışıktır aşklarıyla, nereye giderse beraberinde götürür. Ölüme giderken bile aşkın bitmediğini, yok olmanın etkisiyle tamamlamak isterken cümlelerini, hep yeni boşluklar bırakır nefes alarak başladığı her kelimeyle. Heves Ali’nin aşkları soluklandığı duraklardır. Âşıklık ise, ölümden öte bağlandığı bir tutkudur. Avukat Yusuf’un tutkusu ise geçmişte bıraktığı bir yaradır. Modern iletişim araçlarıyla yaşadığı, aşklarda özlem terk edişle başlar. Herşey hızlıca yaşanır, hızlıca unutulur. Bir mesaj karşıya ulaşmadan bir yenisi yazılır. Okunmaktan çok yazmak önemlidir. Beklemek yoktur. Diğer tüm duyguları öldüren aşk bencildir. Kendi duygusundan başka boşluk tanımaz. Küçülmüştür. Kendi kendini hapsederek, bir başka duyguyla karşılaşmaya olanak tanımaz. Bakışların gülüşlerin bıraktığı izlerden çok, dondurulmuş ve saklanmış anlar vardır. Hatıralarında baş edemediği baba imgesini modernizmin kelimeleriyle ifade etmek ister. Kimlik kontrolü sırasında yanındakini tanıtırken “Peder” diyerek hem devlet hem de baba otoritesine karşı gelir. Tamamlayamadığı, içinde dönüp duran, ağzına ulaşamayan bir kelimedir onda “baba”. Babası ölüme giderken bile, tamamlamaya gücü yoktur Yusuf’un. Ba… Belki de yazar o diğer hecenin başka anlatılarda yaşamasını istemektedir. Derin bir duygu yoğunlaşması içinde okunan ama yarım bırakılmış eserden sonra, yeni bir kitap beklentisi bırakarak noktalar kelimelerini, Kemal Varol. Tamamlanmamış diğer hece aynadan da bakılsa diğerinin tamamlayıcısı olmaktan çok, tamamlanmamış bir kelime olarak yeniden, her satırında ayrı bir hikayeyle, okuyucusuyla heves hevese bir yolculuğa çıkacaktır. Uğur Karaca
Edebiyat
Aşıklar BayramıKemal Varol · İletişim Yayınları · 20194,333 okunma
·
136 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.