Beyaz perdeye de uyarlanarak birçok ödül alan ve yaklaşık 45 dile çevrilen Çizgili Pijamalı Çocuk kitabı, Nazi toplama kamplarının tüm gerçekliğini iki küçük çocuğun gözünden ele alıyor. John Boyne bir çocuk kitabı olarak yazmış olsa da bu kitabı, yetişkinlerin okuması çok daha önem arz ediyor. Boyne insanlık tarihinin en zalim ve utanç verici zamanlarından birini anlatıyor okurlarına. Kalıplaşmış ideolojilerin ve ideolojilerin
şekillendirdiği fikirlerin yol açtığı bu kötü sorunları ortaya koyuyor. Çünkü fikirler, pek çok silahtan daha fazla zararı meydana getirir. Bu kitapta içine gömülüp üstüne düşünülecek pek çok ayrıntı var. Esasında, eserden
herhangi bir cümle rastgele seçildiğinde bile o cümlenin üzerine konuşulacak yeni konulara yelken açtırıyor. Okur hikâyeyi 9 yaşındaki Bruno’dan öğreniyor. Bruno’nun babası Nazi subayı ve terfi alarak karargâh komutanı olur. Bruno ailesiyle birlikte Auschwitz’e taşınır. Bu taşınma sonrasında hikâye bambaşka bir boyuta dönüşüyor. Bruno burada kendini yapayalnız ve kimsesiz hisseder. Civardaki tek ev kaldıkları evdir. Ablası ile de anlaşamayan Bruno kendi macera dünyasını yaratmaya karar verir. Pencereden zar zor dışarıya baktığında
uzak bir mesafede tel örgünün arkasında, aynı kıyafetleri giymiş insan topluluğu görür ve onları çok merak eder. “Ah o insanlar, o insanlar... Şey, onlar insan değil Bruno.” Der Bruno’nun babası onlar hakkında. Bruno tüm bunlara anlam yükleyemez ve bu kadar kin dolu oldukları için büyüklere kızar. Okuduğu kitaplardaki maceralar gibi bir hayat yaşamayı düşleyen Bruno, bahçede bir keşif yapmak ister. Keşfi sırasında tel örgüleri bulur. Tel
örgünün ardında oturan çizgili pijamalı bir çocuk görür. Bruno tel örgünün kendi tarafında olan kısmına, çocuğun tam karşısına oturur ve onunla tanışır. Çizgili pijamalı çocuğun adının Schmuel olduğunu öğrenir. Bruno artık sürekli tel örgü boyunca yürüyüşlere çıkar. Kimi zaman yanına biraz yiyecek alır ve Schmuel’a
götürür. Aralarında oluşan görünmez bağlar yazar tarafından apaçık verilmese de okuyucu sezgisel olarak süreci beyninde tamamlıyor.
Kitabın bu kadar yankı getirmesinin en büyük sebebi; insanoğlunun milli kimliklerinden ve
inançlarından dolayı birbirinin öldürmesine karşın iki küçük çocuğun birbirleriyle engelleri aşarakü, şefkatli bir dostluk bağı kurmasıdır. Mevlana ne güzel diyor “Yaratılanı severim, yaratandan ötürü.” İşte bu iki çocuk, ırkçılıktan habersiz, nefret beslemeyen küçük yürekleriyle birbirlerine en yakın arkadaş, hatta kardeş oluyorlar.Metinin ilerisinde Schmuel’ın babası kaybolur ve iki çocuk babayı aramak için yeni bir keşfe çıkar. O keşif sırasında Nazi askerleri iki çocuğu da alarak yürüyüşe katılmalarını söyler. “Ve sonra oda kapkara oldu ve
yaşanan karmaşaya rağmen Bruno hala Shmuel'in elini sımsıkı tutuyordu ve dünyadaki hiçbir şey Bruno'yu, onun elini bırakmaya razı edemezdi...” cümleleri ardından o gün Bruno eve geri dönemez. Bruno’nun Nazi subayı babası hikayenin sonunda bu yapılanların, eziyetlerin ne kadar kötü, acı verici ve iyilikten uzak olduğunu anlar fakat iş işten çoktan geçmiş olur. Rolleri bir miktar değiştirdiğimizde, bir başkasının acısını hissedersek, her şey aslında çözüme kavuşuyor. Çünkü hala diğer insanların acılarından bi’ haberiz.
“Senin ve benim arkadaş olmamamız gerekiyor. Düşman olmamız gerekiyor. Bunu biliyor muydun?”
diyor Bruno, Shmuel’a. Fakat kendi öğrendiği ve bildiği şey bile ona saçma geliyor. Yahudi Shmuel ve Bruno’nun görünmez sicimlerle birbirine bağlanması, belki de dünyayı kurtaracak en büyük ve güçlü etmen
olacaktır. Birçok insan Bruno ve Shmuel yüreğine sahip olamadığı için kin ve nefret dünyayı sarmış durumda ne yazık ki. Belki de hiçbirimiz bir çocuk yüreği gibi olamadık.