Hayatın Anlamı - İrade, Mutluluk, Istırap ve İntihar Üzerine
8/10
·144 syf.··
Beğendi
·
2020 101. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 01 Aralık 2020 00:03
Herkese selamlar… Çeviride Latince, Almanca ve daha birçok farklı dilde sözcükler var. Eğer odaklanmakta sorun yaşıyorsanız ana konudan kopup sürekli başa dönmek durumunda kalabilirsiniz. Ama bence bu bir engel değil. Kültür İşçileri Olarak Öğretmenler kitabında: ''Okuyan hiç kimse zor olduğu, örneğin epistemoloji gibi bir sözcüğün anlamını bilmediği için okumayı bırakma hakkına sahip değildir.'' (s.77) diye bir alıntıyla karşılaşmıştım. O günden beri bunu kendime ilke edindim. Kitap dört ana başlıktan oluşuyor: 1-Hayat: Istırap ve Sefalet 2-Yaşama İradesinin Tasdiki ve İnkârı 3-Hayatın Boşluğu Öğretisi Üzerine 4-İntihar Üzerine Sonda da Schopenhauer ve kitap hakkında bir yorum kısmı bulunuyor… Birinci bölümü inceleyecek olursak: Schopenhauer burada daha çok mutluluk, ıstırap ve can sıkıntısı gibi kavramların üzerinde durmuştur. Ona göre gerçek mutluluk söz konusu değildir, yaşamsa ıstıraptır. Katılmadığım birkaç nokta olsa da ekseriyetle yaşama ilişkin gerçekçi gözlemlerde bulunmuştur. Schopenhauer’a göre insan doyumsuz bir varlıktır. Sürekli ister, elde ettikçe fazlasını arar. İşte bundan ötürü mutluluk da gelip geçici bir yanılsamadır. Bir isteğin gerçekleştirilmesi, onu istediğimiz zaman duyduğumuz hevesi ve hazzı öldürecektir. Gerçekleştirememek ise ıstıraba yol açacaktır. Örneğin: Çok istediğimiz bir nesneyi uzun süre çabalayıp alsak da zaman geçtikçe varlığına alışacağızdır. Dolayısıyla elde ettiğimizde oluşan mutluluk yok olacaktır. Bu da can sıkıntısı denilen durumu doğuracaktır. ‘’Çünkü biz bir şeyi ne kadar bekleyip dört gözle onun yolunu gözlersek gelip çattığında ondan elde edeceğimiz tatmin de o kadar azalır.’’ (s.23) Dolayısıyla Schopenhauer bu kısır döngüde yaşamın ıstırap ve can sıkıntısı arasındaki bir sarkaç olduğunu ifade etmiştir. Aslında gerçekten çoğu şey böyle değil midir? İyi ya da kötü olan her durum bir süre sonra hissizliğe dönüşmez mi? Birisini kaybettiğimizde ilk etaptaki yoğun acı yerini zamanla boşluğa bırakmaz mı? Schopenhauer’ın bu yaklaşımı, 1970’lerde ortaya çıkan Hedonik Adaptasyon kuramına çok benziyor. Okurken aklıma ilk bu gelmişti. Kitaptaki örnekleri de düşündüğümde, Schopenhauer 1800’lü yıllarda adını koymasa da bu durumu çoktan açıklamış. İyimser öğretinin kurucusu olan Leibniz’in ‘’mümkün olan dünyaların en iyisinde yaşadığımız’’ önermesine karşılık, Schopenhauer en kötüsünde yaşadığımızı savunmuştur. Çünkü iyi olan birçok olay, mutluluk ve neşe içerisinde yaşayan binlerce insan; dünyadaki bunca ıstırabı dindiremeyecek, kötülüğü yok edemeyecektir. Çünkü kötülüğün safi var olması dahi tayin edicidir. Sahiden… Dünyada verebileceğimiz binlerce örnek var fakat ülkemizden bakacak olursak: Bir buçuk yaşındaki bir bebeğin tecavüze uğrayarak öldürüldüğü, bedeninin parçalara ayrıldığı bir dünya nasıl mümkün olan dünyaların en iyisi olabilirdi ki? Ya da dünyada ve yurdumuzda bu kadar çok ıstırap varken bunları göz ardı edip bir ‘’yanılsama olan’’ salt kendi mutluluğumuzun peşinde nasıl koşabiliriz? İkinci ve üçüncü bölüme gelirsek: Schopenhauer’a göre hayat anlamsızdır ve var olmamak var olmaktan yeğdir. Bildiğiniz üzere ‘’İstenç, irade’’ kavramı Schopenhauer felsefesinin temelidir. İrade kördür, ‘’kendinde şey’’dir. Nedensiz ve belirsizdir. Yaşama iradesi Schopenhauer’a göre yadsınmalı, inkâr edilmelidir. Fakat bu onun yok edilmesi anlamına gelmemektedir. Yalnızca isteme durumunun istememe durumuna dönüşmesi söz konusudur. Ki zaten; insan yaşadıkça, bilinç düzeyi ve paralelinde ıstırap da arttıkça isteme ve istememenin bir savaş içerisine girmesi kaçınılmazdır. Geçmiş geri döndürülemez, şimdi yetersiz ve gelecek belirsizdir. Dolayısıyla, sürekli bir devinim hâlinde olan dünyada, değişip duran şimdide mutluluk ile mutsuzluk Schopenhauer için birdir. Yaşama iradesinin yadsınması: Kişinin her ikisine karşı kayıtsızlaşması ve mutluluk için çabalamaktansa acıyı aza indirgemesiyle başlayacaktır. Tasarım olarak dünyadaki her nesne, hatta günlük hayatımız bile iradenin görüngüsel bir ortaya çıkışı, tezahürüdür. Dolayısıyla Schopenhauer’a göre bu iradenin tezahürü olan bizler, tıpkı her canlı varlık gibi hayatta kalmaya ve varoluşumuzu sürdürmeye eğilimliyiz. Bunun içinse sürekli bir devinim halinde bulunmak, çabalamak zorundayız. Kitaptan örnek verecek olursak; tepeden aşağı koşan bir adamın durmaya çalıştığı anda düşecek olması gibi… Dördüncü bölümde ise Schopenhauer, intiharı bir korkaklık ve kaçıklık olarak nitelendiren din adamlarını eleştirerek söze başlamıştır. Kuşkusuz her insan kendi hayatı üzerinde söz hakkına sahiptir. Fakat o yine de intiharın çözüm olmadığını, suç değilse de hata olduğunu savunmaktadır. Bu durumda: ‘’Schopenhauer için var olmamak var olmaktan yeğ ise niçin intiharı bir hata olarak görmektedir?’’ sorusu ortaya çıkabilir. Çünkü Schopenhauer, gerçek kurtuluşa yaşama isteminin hayatta kalarak yadsınmasıyla erişileceğini söylemektedir. Oysa intihar, Schopenhauer için, bu iradenin güçlü bir şekilde olumlanması anlamına gelmektedir. İntihar, görünüşte kurtuluşu temsil etmektedir. Ona göre kişi, istemeyi sona erdiremediği ve şartlardan hoşnut olmadığı için hayatına son vermiştir. Fakat bu düşünce bence biraz tartışılmalı… Aksine, insan istemeyi sona erdiremese -istemin sonucu ıstırap yahut can sıkıntısı olsa da- çabalamaz mı? Yalnızca şartlardan hoşnut olmamak gibi bir sebep özkıyımın gerekçesi olabilir mi? Son olarak yaşama iradesinin yadsınması için Schopenhauer isteme-erişme döngüsünden vazgeçmeyi önermektedir. Bu da bir nevi dünyadan el etek çekmek anlamına gelmektedir. Bunun nasıl yapılacağı konusunda ise iki yol sunmuştur: Birincisi -ve Schopenhauer için en kıymetli olanı- bilgi yoludur. İnsanın bilinç düzeyi arttıkça isteme istememeye dönüşecektir. Aynı zamanda sanat da bir tür bilgi yoludur. İkincisi ise derin bir acı çekmektir. Bu yol ile kişinin yaşama iradesi kendiliğinden tükenecektir. Hissizleşecek ve her şeyden elini eteğini çekecektir. Bu da tam bir sükûnet hâlidir. Schopenhauer’ın felsefesinde klasik Hindu dininden, Buda dininden, Hristiyanlıktan ve Platon’dan birçok iz bulabiliriz. Nietzsche, Schopenhauer’ı ustası olarak görse de ahlâkla ilgili görüşlerinde onu kıyasıya eleştirmiştir. Schopenhauer’ı anlamak için yaşamını ve içinde bulunduğu dönemi de incelememiz gerekir. Kötümser deyip geçmek yanlış olur. Zira, Nietzsche’nin yanında büyük yazar Tolstoy’u, Einstein’ı, Freud’u ve daha birçok kişiyi de etkilemiştir. Sözleri her filozof gibi tartışmaya açıktır ve muhakkak tartışılmalıdır. Zaten okuduğumuz her kitaptaki görüşleri kabul etmek garip olurdu. Yeni düşünceler ancak eskinin eleştirilmesi, tartışılması ve geliştirilmesiyle mümkün olacaktır. Sözlerim bu kadar. Umarım kendimce düzgün bir şekilde ifade edebilmişimdir. Sağlıcakla kalın, sevgiler..
Felsefe
Hayatın AnlamıArthur Schopenhauer · Say Yayınları · 20103,840 okunma
·
111 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.