| Çağımızın farkına varamadığımız büyük problemlerinden biri de “herkesi aynı normda insanlara dönüştürmek, dönüşmeyenleri de kendimizce anormal olarak nitelendirdiğimiz tarafa itmek” değil midir?
Çağımız normları insanı “Yanlış İnsanlar ve Doğru İnsanlar” sınıflandırır.
Hangi tarafta olacağımıza elbette biz karar verebiliriz.
Vicdan, sağduyu, pişmanlık gibi üst düzey insani duyguları barındırdığımızı yansıtabilir ya da öyleymişçesine rol yapabilirsek “Doğru İnsan” olabiliriz.
Fakat durum bunun aksiyse, herkesçe kabul edilmiş toplumsal normlardan sapma gösteriyorsak artık bizde “Yanlış İnsanlardan” biriyizdir diğerleri için. Ve bu yüzden hayat bizim için biraz zor olabilir. Dikkat!
İşte bu kitap tam olarak da bundan bahsediyor; aşılmışın dışında olan ve toplumun dışına itilen insanlardan...
Romanın asıl kahramanı "Meursault" insanlarla ilişkisini mecburiyet dahilinde belirli sınırlar içerisinde tutmayı tercih etmiş, bence asosyal ya da sosyal olarak tanımlayamayacağımız biri.
O bu durumu “sıradanlık” olarak nitelendirse de bu durum başkaları için, en azından yakınında olmayanlar için öyle değil. Onlar "Meursault"’ ın katı yürekli olduğu görüşündeler. Çünkü onlara göre duygular en çoşkulu şekilde dışa vurulmalı, muhakkak bir Tanrı’ nın varlığına inanılmalı ve herkesin takdirine uygun bir düşünce tarzına sahip olunmalıdır.
Ne yazık ki "Meursault" böyle değildir. Kötü olarak tanımlayabileceğimiz biri olmasa da yanlış şeyler yapmıştır ve bunun bedelini ağır ödeyecektir.
Bir gün tamamen hesapsızca bir cinayet işlemiş olan "Meursault", tamamen hesaplanmış bir cinayete kurban edilecektir.
Onlardan biri olmadığı için...
Asıl yargılanması gereken işlediği cinayet olması gerekirken “Meursault" annesinin ölümüne üzülmediği için yargılanır.
Suç, ceza, doğru, yanlış gibi konular üzerinde uzunca düşünmeye sevkeden bir kitap Yabancı.
Camus da kitabı yazarken karakterin dış dünyaya olan kayıtsızlığını çok etkili bir biçimde aktarmış.
Hepimizin topluma yabancı hissettiği zamanlar olmuyor mu ki zaten?
Fakat şimdi bir şeyi öğrenmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Bizler aynı olmak zorunda değiliz. Duygularımızı aktarış biçimimiz, yaşam felsefemiz, doğrularımız yanlışlarımız bize has, bir Tanrı’ nın varlığına inanıp inanmamamız da öyle. Bu yüzden herkesin bir gün içindeki “Yabancı” ile barışabilmesi, başkalarının içindeki “Yabancıya” da saygı ile yaklaşmayı öğrenebilmesini dileyerek incelememe son veriyorum.