Yusuf, sürekli kalıplara sokulan bir yetim. İstekleri, arzuları yasaklardan; imkansızlıklardan oluşuyor. Kaderin mahkûmu. Davranışları ise olayların mecburi sonucundan ibaret.
Hiçbir zaman yerini, kim olduğunu, ne yapmak istediğini bulamamış. Bir şeyden emin: o da mektebin, katipliğin kendisine uygun olmadığı.
Bir şeyden daha emin: o da Muazzez'in yokluğunun müthiş olacağı.
Hiçbir zaman içinden geldiği gibi hareket etmemiş o.
O Kuyucaklı Yusuf.
Roman boyunca gerçekten de oradan oraya koşuyor -sürükleniyor mu desem- Yusuf.
Yusuf'u okur olarak ilk ana-babasının ölümüne karşı takındığı hayret verici ve belki de korkutucu -çocuk ne de olsa-soğukkanlılığıyla tanıyoruz.
Kaymakam Salahattin Bey onu evlatlık alıyor. Kendi kızından ayırmıyor. Fakat Yusuf kendi içinde hep ayrı, hep yetim.
Mektep okumayı reddediyor, mektep onun doğasına aykırı.
Seneler geçiyor. Kız kardeşi o farkında olmadan bir genç kıza dönüşüyor. Yusuf kendini öyle bir baskı altına almış ki kız kardeşine karşı olan duygularını kendine bile itiraf edememiş.
Hayatında ilk defa dizginleri kendi eline almaya çalışıyor fakat başarısız olarak Salahattin Bey'e yine boyun eğiyor. (Muazzez'le kaçtıktan sonra Salahattin Bey'in isteğiyle Edremit'e dönmeleri.)
Salahattin Bey'in ölümü, yeni kaymakamın gelmesi, Yusuf'un yeni vazifesi derken...Yeşilçam filmelerine yaraşır bomba gibi bir son! Yusuf'un baş kaldırışı, dizginleri eline alışının ilk başarısı... İçinden geldiği gibi davranıyor Yusuf... Evde çıkan çatışmada öldürdüğü kimseler belki sadece kimselerden ibaret değil...
Muazzez de belki onu tutan bir zincir...
Şimdi tekrar soruyorum: Yusuf artık özgür mü?
NOT: Eklemeliyim ki, romanda dönem toplumu başarıyla işlenmiş. Özellikle taşradaki eşraf - mütegallibe çatışması. Fakat ben özellikle baş kahramanımız Yusuf üzerinde durmak istedim. Kendisi özenle oluşurulmuş, anlaşılması zor bir karakter. Buraya kadar okuduysanız, teşekkür ederim. Sağlıkla kalın.