İnsanlık olarak varoluşumuz gereği en temel ihtiyaçlarımızdan birisi "bilme" isteğidir. Ancak bilmekten önce "Neyi, nasıl bilebiliriz?"i belirlememiz gerekiyor. Bu noktada karşımıza ilk çıkan epistemik araç muhtemelen akıldır. Ancak akıl hangi durumda, nasıl bilgiler verebilir? Verdiği bu bilgiler bizi hakikate ne kadar yakınlaştırabilir? İşte bu kitap aklın batı felsefesindeki rolünden, doğu felsefesine kadar ışık tutarak açıklıyor.
Eser ilk olarak "Giriş" kısmından sonra aklın Aydınlanma Dönemindeki rolünden anlatarak başlıyor. Avrupa'da oldukça köklü bir değişim vardır çünkü Orta Çağ'daki skolastik aklın vaftiz edilmesi ve farklı bir epistemoloji kuramı oluşturulması gerekiyordu. İşte bu noktada Skolastik dönemdeki inancın mutlaklaştırıldığı yani bir dogma haline getirildiği gibi Aydınlanma Döneminde de akıl dogmalaştırılmaya "başlanılacaktır". Artık yeni hedef aklın ve hümanizmin ışığında bir yeryüzü cenneti kurma fikridir. Birçok Aydınlanma Döneminde yaşayan filozof bu yeryüzü cenneti kurma fikrinden oldukça emindir. Çünkü Aydınlanma düşüncesinin en temel metinlerinden biri olan "Aydınlanmış Bir Çağda mı Yaşıyoruz?" makalesini yazan Immanuel Kant, Aydınlanma düşüncesinin temel öğretisini sunmaktadır: Sapere Aude! ("Kendi" aklını kullanmaya cesaret et!). Kant makalesinde Aydınlanmayı "İnsanın başka kimsenin yönlendirmesi olmadan aklını kullanması." olarak tanımlar. Artık insan ve onun fikirler özgürdür. Hiçbir dini, milli, siyasi bir dogma altında kalmadan düşünmelidir. Aydınlanmada inşa edilen bu epistemik tavırla beraber aklın ve bilimin önderliğinde Avrupalı olmayan toplumlara da ulaştırılmalı ve önceden kilise babalarının vaat ettikleri göklerin hükümranlığı, yeryüzünde kurulmalıdır.
Elbette, Nietzsche gibi "Modern insanı, karakterize eden her şeyde bir çöküş unsuru var." söylemi ile Aydınlanma Projesinin ve bununla beraber Modernitenin sunduğu vaatlere acı ile bakanlar da olacaktır. Ne yazık ki tarih, Nietzsche ve onun gibi düşünen birçok kişiyi de haklı çıkaracaktır. Özellikle 20. Yüzyılda yaşanan I. ve II. Dünya Savaş'ları, sömürgecilik yarışları, yapılan katliamlar, hayvanat bahçeleri... Artık Aydınlanma Projesi sonlanmıştır ve insanlık nasıl bir durum içinde olduğunu tanımlayamaz hale gelmiştir.
Akıl, insanı yanıltabilirdi. İnsan salt bir akla güvenmemeliydi. Nitekim, başta Hitler'in "Saf Irk" fikri gibi birçok çılgınca ve bir o kadar da garip fikirler onlarca bilimsel, tarihi ve felsefi verilerle desteklenmişti. Bizim şu anda ilk duyduğumuzda dahi komik ama bir o kadar da trajik fikirlere, birçok büyük düşünür ve bilim adamı inanmıştı. Hata neredeydi peki?
Yapılan hatalardan birisi muhtemelen akla (istidlali/rasyonel) verilen mutlak yetkilerdi. Akıl, hakikatin bilgisini elde etmek için tek başına bir ilke olamazdı.