"Düşünmemeliyim, hiçbir şey düşünmemeliyim her şeyin normal olduğuna inanırsam her şey düzelecek.”
Bunu her gün kendime hatırlattığım için doğal olarak hayatımda sevdiğim sayılı kitaplardan biri olan ‘Veronika Ölmek İstiyor’u aklıma getirdi. İlk kez 10 yıl önce okumuştum. Bugün ise tekrardan okuduğumda daha iyi anladığımı fark ettim. ‘Fark etmek’ ve bunu derinden anlamak... Kitapların da hayatımıza doğru zamanda gelişi ve dokunuşu vardır ve bunun sonucunda kişide büyük bir etki yaratır.
Soğuk bir kasım günü kendini öldürmeye karar veren Veronika karakteri bana daima yakın idi. Hafızama kazınmış bazı cümleler var ki bu son dönemde sıkça hatırlar oldum. Özellikle içinde bulunduğum hastane döneminde bana yakın gelen ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ ile Veronika oldu.
“Yaşamı boyunca pek çok kez fark etmişti Veronika, tanıdığı bir sürü insan başkalarının başına gelen korkunç olaylardan sanki gerçekten üzgünmüş ve yardım etmek istiyormuş gibi söz ederlerdi, ama işin gerçeği, başkalarının acılarından zevk aldıklarıydı; çünkü böylelikle kendilerinin mutlu ve şanslı olduklarına inanabiliyorlardı.”
Aynı acıyı yaşamadıkça kimsenin kimseyi anlayamadığı, duyamadığı, göremediği oldukça net iken sağır kulaklara ne anlatılabilirdi? Sonuç sadece yorgunluk-kendi içsel yorgunluğun... İntiharı, yaşamaktan korkanlar ya da güçsüzler değil; en cesur olanlar yapabilir. O kadar uzun süre güçlü olmak zorunda kalmışlardır ki artık yaşam anlamını yitirmiştir. Yaşam tükenmiştir. Evet çaresiz olanlar ölür. Çare var mı sorunuma diye sorsak 40 ağızdan 40 fikir çıkar ama hep lafta kalır. Gerçek çareler bazen de ulaşılamaz olandır, denenmişleri denemeye doymuşlardır, yok olmaktır bazen çaresizliğin çaresi. Güneş nasıl ki her gün battığı gibi doğuyorsa ve bizler eminsek evet güneş bizimle ve yine gelecek; umut da insanın göğünde böyledir. Bir gün kalkarsınız ve doğmaz, göğünüz üzerinize çöker. UMUT DOĞMUYOR BU SEFER. Battı ve geri gelmiyor...
Veronika eksikliğini hissettiği şeyin ne olduğunu aslında biliyor. Kendi kimliğini keşfetmeye başlayınca yap bozu görebiliyor.
Ve yine Veronika diyordu ki “insanlar hiçbir zaman kendilerine anlatılanlardan bir şey öğrenmezler; kendi çabalarıyla öğrenirler yalnızca.”
“Anlaşılmamaktan gurur duyuyordu çünkü tüm dâhiler bu bedeli ödemişlerdi.”
“Hepimizin kendi kendini yok etme eğilimi var.”
“Dış dünya ile tüm bağlarımı kopardım.”
Görmenin ve hissetmenin hangi seviyesinde takılı kaldınız? Tenden öteye gidemediğiniz için tenin kıyılarına vurdunuz, ruhun derinliklerine yüzemediniz-inemediniz. Boğulup kaçtınız sadece. İnsan önce kendinden kaçtı, içindeki odaları kitledi ve karanlığa mahkum etti. Kitli odalardan sızan karanlık ruhunuzu ele geçirdi ve gerçek sevgiyi kör etti. Uzattığınız elleriniz hep boşluğa uzandı. Düştünüz. Düştükçe kırıldınız ve kırık bir kalp artık sahtekârdır. Sahtekâr ve ikiyüzlü dünyayı hızlı tüketmek zorunda hissediyorken, gerçekler ayaklar altında ezilip geçildi o telaş anında. Sevgi ezildi. Dünya hastalandı ve her güne amaçsız uyandı. Uyuyan dünyada uyanık olmak, iyi olmak da yalnızlığı getirir sonunda. Yalnız kaldı bazılarımız. İnanç köreldi ve mucizelerin yalnızca masallarda olduğunu düşündürdü. Hepimizin mucizeye ihtiyacı var. Olmayanı da yaratacak inanca.
Yaşadığımız her gün bir mucize aslında önemli olan bunu görebilmemiz. Görebilsek keşke...