·192 syf.····Okunma: 03 Ocak 2021 03:33 · SPOİLER!!!
Her bakımdan başkalarından farklı olmaya çabaladığın halde ayırt edici özelliğin yok, çünkü sen de birçokları gibisin Bay C.
Ukalasın, tacizcisin, başkalarının bedenine ve ruhuna izinsiz dokunursun, her şeyi sen bilirsin, insanların nasıl hissettiği umrunda bile değildir, kimsenin seni anlamadığından şikayet eder durursun. Söylesene sen kimi anladın, kimi anlamaya çalıştın, anlamak istedin mi birini, en azından en yakınındakileri?
‘Ben toplumdaki değerlerin iki yüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi!’ (s.183) diyor Bay C.
Gerçek sevgiyi aradığını söyleyen biri, bir kadını dış görünüşüne göre değerlendirebilir mi?
Kendine göre ‘ideal’ olan ‘o’ kadını bulabilmek için etrafını iyi gözlemlemesi gerekiyordu.
‘Kadının biri evinin önünde kilim silkiyordu. O geçerken durdu, sonra yine başladı. Güzel kadın ama asık yüzlü.(s.18)
Kadının güzel olması da yetmiyor, gerçek sevgiyi aradığı kadın güler yüzlü de olmalı.
Caddenin ortasında yürüyen iki kızdan birini pat diye öptüğünde kızdan bir tepki almadığı için aradığı kadının 'o' olduğunu, ama kızın arkadaşı ona pis sarhoş dediğinde onu öpmediği için kızgın olduğunu düşünür.
“Sonra o Rum kızını öptüm. Harbiye’ye yakın caddenin ortası tenhaydı. İki kişiydiler; kolkola gülüşerek geliyorlardı. Yanımdan geçerlerken benden yana olanı tuttum, öptüm. Yüzü soğuktu. Bağrıştılar. Öteki, -Terbiyesiz, pis sarhoş, dedi. Kafamı hınçla geriye attım gülerken. Gittiler. Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz. Oysa ben sarhoş falan değildim. Bir bardak şarap içmiştim yemekte.' (s.15)
Bir kadını taciz ettiği umrunda değildir de, onu sarhoş çemberine almaları canını sıkar.
‘Az sonra ışıklar sönünce kadın koltuğun ötesine doğru toplandı. Bu çabuk kaçış onu yanındakinin bir yerine gerçekten değmiş gibi üzdü. İçinde kıpkızıl bir öfke kabardı. ‘’Hay lanet olası. İnsem mi beynine? Kendini güç tuttu.’ (s.23)
Kadınları bu derece kolay taciz edebildiği halde sinemada yanına oturan bir kadının kendini geri çekmesini de az kalsın ‘’beynine inecek’’ derecede kendine hakaret sayar.
‘Sıradan çıkarken birinin ayağına bastı. Adam hiç seslenmedi. ‘’-Çüş!’’ falan deseydi bir yanını kırardı.’ (s.24)
Ani bir refleksle pardon deme nezaketi bile göstermeyen bayımız, adamı dövmediği için de böylesine yufka yüreklidir.
“Çıplak bacaklı kadın düşleri başladığı zamanki umutsuzluğum! Hiç kimse erkek yaratılmanın azabını benim kadar çekmemiştir. İçimdeki batıcı kadın isteğinden kurtulmak için boyuna okurdum. Olmuyordu.” (s. 128)
Babasıyla alakalı travmaları vardır evet ama Sayın Atılgan ve inceleme yapan birçok okuyucu, Bay C.’nin bu durumunun, tamamıyla kadına düşkün olan babasının suçu olduğunu savunur, baba bahanesinin ardına sığınılır. Oysa kendi hayatında hakimiyet kuramayan küçük ve masum bir çocuk değildir o. Bu hallerinin tek sorumlusu asla bir baba olamaz. Bu travmanın tedavisi için de çaba göstermiş değildir. Zira Atılgan, romanın başlarında yazarın doğal olması gerektiğinden bahseder, diğer kitaplarda karakterlerin doğal olmadığını, mesela karakterlerin hiç çişlerinin gelmeyişini eleştirir. Bu kadar olanın olduğu gibi anlatıldığı, Bay C.’nin beyin koridorlarında dolaştığımız bir romanda; tedavi olmak istememesi bizim dikkatimizi çekmeli.
Hayatına aldığı kadınları hesapsız sevemiyor, hatta sevmiyor. Onların davranışlarını, mimiklerini, hatta duyamadığı düşüncelerini kafasına göre haksızca yorumluyor.
‘Ayşe elini oturduğu yerin kolluğuna bırakırken bunun bir çağrı olabileceğini düşündü. Aldırmadı. Yanındaki erkek bu çağrıya dayanamıyormuş gibi korka korka uzanıp elini tuttu. Çekmedi. Varsın okşasın’ (s.32)
Lûtfetti gerçekten!
‘İş avutur, derdi babası’. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak!’ (s.52)
Alışkanlıktan, tekdüzelikten kaçıyordu ama bunu yaparken bile bir şeyler onun için tekdüzeydi, anlamıyordu. Kendiyle çelişiyordu. Her durumda farklı olmaya çalışmak da bir alışkanlıktı, hatta kendini farklı görmek en büyük sıradanlıktı, bunu atlıyordu. Ayrıca farklı olduğu falan yoktu toplumumuzdaki birçok insan gibiydi, unutuyordu. ‘Ekmek elden, süt memeden’ yaşamak isteyerek farklı olduğunu sanıyordu.
O kimseyi anlamasın ama herkes onun yerine onu anlasın, sevmesin o ama sevilsin, hem de yalancıktan değil gerçekten. Zira başka türlüsüne tahammül edemez. Kadınlar, kendileri istedikleri için sevişsin onunla, yapmacık değil doğal olsunlar.
Bayımıza göre boyalı kadın, topuklu ayakkabılı kadın, erkeklere kalem açtıran kadın, kancık kadındı. Güler’i boyasız, süssüz olduğu için, kalem açtırdığını sanmadığı için sevmişti(!).
‘Ayakkapları topuksuzdu. Bak bu iyiydi.’ (s.60)
‘Acaba Güler erkeklere kalem açtıran kadınlardan mı? Sanmam. Boyasız o, topuksuz.’ (s.67)
Güler’in, sevdiği (!) kadının, ilk buluşmasına birkaç dakika geç kalmasıyla ilgili şu kanıya varır Bay C. :
‘En kötüsü bile, yedi dakikalık bir kendine önem verme yapmacığı değil mi? (s.81)
Uzaktan Güler’in geldiğini görür ama saklanır, yanına gitmez. ‘İyi ki gitmemişti. Yoksa dudaklarını mı boyamıştı?’ (s.81) diye düşünmeden de edemez.
‘Güler sol bacağını büküp topuğunu elledi; iki yanına baktı; başı az eğik bekledi. O zaman içine acımsı bir yumuşaklık, gevşeme, esirgeyen erkekçe buruk bir duygu yayıldı.’ (s.81)
Bu tavrından, ayakkabısı ayağına vurdu sandığı için ona acımış, merhamet etmiş ve saklandığı yerden çıkıp yanına koşmuştu.
Güler'in karşısında otururken ona şunları söyler:
‘Bak dudaklarını belli belirsiz boyamışsın. Boyarken aklından geçenleri biliyorum. Aynaya bakınca sana solgun gözüktüler. ‘Sevmez ama azıcık süreyim, fark etmez,’ dedin. Öpüşeceğimizi biliyordun. Dudakların daha bir çekici olsunlar istiyordun. Aklında hep bugün benimle öpüşeceğin vardı. İstiyordun. Nerden mi biliyorum? Çünkü ben… Seni öpmek istiyorum.’ (s. 90)
O her şeyi bilir. O istiyorsa kesin karşısındaki de istiyordur.
C., Ayşe’ye babasından, kötü alışkanlıklarından bahsettikten sonra Ayşe, ilk defa kendini anlatan bir insanı 'yeter anlatma, korkuyorum' diye susturmaktansa keşke biraz daha dinleseydi. Hem bu, C.’nin ondan uzaklaşmasına sebebiyet verebilirdi.(!) Bu, onu dinlemediğini öne sürüp, kaçmak için iyi bir bahaneydi.
Bayımız; sevdiği(!) kadının günlüğünü okumaktan, otomobilde gördüğü başka bir kadının, sıcak bir sevgiye değil de, etini satmaya gittiğini düşünmekten hiç çekinmez. Bir lokantada uzun boylu olduğu halde topuklu giyen bir kadını ‘Yapmalarını kırıp kendi topukları üstüne inse daha bir kadınlaşacak’ diye eleştirip üstüne de ahmak olmakla itham eder.
Bay C.’nin kendisini bırakıp gideceğini hisseden Ayşe, ona şu notu yazar: ‘Bir haftadır beni bırakıp gideceğin günü bekliyorum. Bu bekleyiş üzgünlüğünü bilsen! Dayanamayacağım, ben gidiyorum.’
Notu okuyan bayımız inanılmaz bir ferahlık duyar ve acayip bir sesle güler. Çünkü bunu kendisinin yapmasına gerek kalmamıştır. Ayşe onu büyük bir zahmetten kurtarmıştır.
Ayşe, zamanında onu bırakıp gittiği için Bay C.’den hesap sormaz hiç, ‘biraz geciktim diye kafanda ne senaryolar kurdun’ diyemez Güler. İlişkisi olduğu kadınlar hep mahcuptur, kendilerini Bay C.’ye beğendirmek için didinirler, başları eğiktir.
-Güler, C.'ye şunları söyler: “Evine girince bende oraya uymayan bir şey görürsün de beni sevmezsin diye korkarım’’(s.91)
Böylesine seven bir kadının arkasından da o aynen şöyle düşünür:
‘ İlerde, üç odalı evinde sıkıldığı zaman beni düşünmeyecek mi? Yazık.’ (s.110)
Bay C; üç odalı, bir mutfaklı ev, iki çocuk, sabah sekiz akşam beş bir iş, düzenli bir hayat fikrinden nefret eder. Farklı (!) ya o...
Kendinden farklı görerek beni ancak onure edersin Bay C.!
O yalnız değildir, yalnız olmayı kendi seçmiştir. Hayatta bir tutamağı yok değildir, tutunmamayı kendisi istemiştir. O toplum tarafından dışlanmamıştır, kendini toplumdan soyutlamak kendi tercihidir. Her şeyin dört dörtlük olduğu bir hayat onun için katlanılır değildir. Rahatlığa dayanamaz o. Bütün bunlar çevresinin ona yaşattığı bir ilüzyon gösterisi değildir, tüm sorumluluk kendisine aittir.
Gerçek sevgi diye aradığı; onun kendini özgür hissettiği, hiçbir şeye zahmet etmediği, başkası için kılını kıpırdatmasına bile gerek kalmayan ütopik bir sevgidir.
Birçok okur kitabın akıcı olup olmadığından, anlatım tekniklerinden, yazardan ve diğer karakterlerden ayrıntısıyla bahsetmiş, ben bir de bu tarafından bakılmasını istedim sadece.
Kitabı mutlaka okuyun, seven bir insanın nasıl olmaması gerektiğini görün ve "aylak" olmayın, olanlardan da lütfen kendinizi koruyun. Sevgiler...