(...)herkes dahil olmayı istemediği müddetçe herkesi kapsayan canlı bir edebiyat üretmek mümkün değildi. Sanat kimseyi dışarıda bırakmaz ama kimsenin seviyesine de inemez, o istisnai manzaraya ulaşmak istiyorsak yukarı tırmanması gereken bizlerizdir.
Aradaki bağın öyle gizli saklı bir yanı olmasına gerek yok; ben yazarım, sıradan okurun muhtemelen pek ilgi duymayacağı bağlantılar aramam doğal. Sıradan okurun oturup sözcüklerin ardındaki büyülü şif-relere kafa yorması gerekmez. Ama eğer kitaplardan, başka hiçbir şeyden alınamayacak türden bir zevk almak istiyorsa, okur, yazarla arasında bir bağ kurmuştur. Dilin izini sürmek üstüne kurulu bir sadakat bağı, dili yazan ile dili okuyan arasında ciddi bir emeğe duyulan ortak bir inançtır bu.
En sevdiğim kitapların bazılarının yazarlarıyla bir saat bile geçirebileceğimden şüpheliyim. Kitapları söz konusu olduğunda ise onlarla sonsuza dek yaşayabilirim, çünkü bizi birbirimize bağlayan kuvvetli bağ dil sevdasıdır.
Ben yazarın hayatıyla eserleri arasındaki kesişmenin okur açısından önem taşımadığını düşünüyorum. Okura sunulan, yazarın bedeninden bir parça ya da doğrudan zihniyle ilgili bir içgörü değil, kendi başına, ayrı bir gerçekliktir. Bu gerçeklik, okurun gerçek dünyasından ayrıdır; bir o kadar önemlisi, yazarın gerçek dünyasından da ayrıdır. Yazara yöneltilen "Bunun ne kadarı sizin kendi yaşantınıza dayanıyor? sorusu anlamsızdır. Yanıt, tamamı ya da hiçbir kısmı olabilir. Kurgu ya da şiir, olguların bir versiyonu değil bambaşka bir görme biçimidir.