“Yok, yok Lúthien. En yürekli varlık bildiğim, ayrılmamızı daha da zorlaştırıyorsun sevdiğim.
Aşkın beni çok daha ümitsiz tutsaklıklardan kurtardı, ama yine de hiçbir zaman o hayat dolu ışığın gitmeyecek, korkuya dışarıda kol gezen ve o dehşetin en karanlık konağına.”
Yüzünü, serir patikaların dolandığı sadece, Korku Diyarları’ndan, Güney’e ve sadece en gözü pek adamların arşınlayabileceği soğuk Gölgeli Dağlar’a çevirmişti.
Kökleri hile ile örülmüş, acı sularla yıkanmış dağların yamaçları da keder doluydu, doluydu hem kötülük hem de tehlikeli düşmanla üstelik, güney yüzleri ise yükseliyordu dimdik ve sipsivri kaya çıkıntıları ile.
Buralarda, uçurumlar ve vadilerde büyü hüküm sürerdi; sadece kartalların, çünkü, yaşayıp çığlık attığı gökyüzünü delen baş döndürücü kuleler hariç gerçekten tüm gözlerin görüş ve hakimiyeti uzandığı, ağarmış ve pırıl pırıl idi diye tasvir edilir o Beleriand, periler diyarının sınırları Beleriand.
Erlend Loe’nun Gerçeklikle Müzakere kitabı, kurguya yaslanmadan, tamamen kendi deneyimi üzerinden ilerleyen ama buna rağmen büyük meseleleri büyütmeden anlatabilen bir metin. Yazarın diğer kitaplarını da okumuş biri olarak, o kendine özgü, yalın ama derinden yakalayan, çabasız gibi görünen anlatımını burada da aynı şekilde hissettim.
Loe bu kitapta gerçeklikle kavga etmiyor; onunla daha sakin, daha kişisel bir yerden ilişki kuruyor. Tek tekerlek meselesi de tam burada anlam kazanıyor. İlk bakışta önemsiz gibi duran bir uğraş, zamanla insanın dikkatini keskinleştiren, onu dengede kalmaya zorlayan bir deneyime dönüşüyor. İki tekerleğin sağladığı alışılmış rahatlık yerine, sürekli bir farkındalık hali geliyor.
Bisikletle kurduğu bağ, gösterdiği çaba ve disiplin kitabın en etkileyici taraflarından biri. Bu sadece fiziksel bir uğraş değil; sabırla, tekrarlarla ve düşe kalka ilerleyen bir süreç. Bu yönüyle anlattıkları sahici duruyor ve içe işliyor.
Kitabın en güçlü tarafı ise doğallığı. Okurken biri sana bir şey anlatmaya çalışıyormuş gibi değil de, kendi heyecanını, deneyimini ve düşüncelerini açıkça paylaşıyormuş gibi hissediyorsun. Ve bu açıklık, fark ettirmeden insanı kendi hayatına bakmaya itiyor.
Sonunda geriye kalan şey şu oluyor: İnsan çoğu zaman hayatı gereğinden fazla ciddiye alıyor. Tek tekerlek ise bu ciddiyeti kıran, insanı hem daha kırılgan hem de daha gerçek bir noktaya çeken bir deneyime dönüşüyor.