Gerçi Michelangelo'un yapıtlarındaki güzellik; yüzyıllardır, ilk kez ya da yüzüncü kez gören herkesi soluksuz bırakır. Ama bu yapıtların niceliği, zaman ve mekan açısından ölçüldüğünde, insanı şaşırtmaktan çok dehşete düşürür. İşte bu yüzden, Michelangelo'dan söz ederken, bütün biyografi yazarları ve yorumcular, şaşırtıcı ve güzel yazı sanatına özgü görünen sıfatlar ve üstünlük dereceleri kullanırlar.
Tanımlanamaz olanı tanımlamak, kesin değil, deneme kabilinden bir çabadır. Çünkü kendi ölçümüzle ölçersek, Michelangelo gerçekten de bir devdi, bir titandı, sıra dışı biriydi. Buna karşılık, onun ölçüsüyle ölçüldüğünde, yalnızca tutkulu bir güzellik ve gerçeklik araştırmacısıydı, hep kendi büyüklüğünün hezimetini yaşayan biriydi.
Yalnız olmak istediği için yalnız. Papa, zaman zaman onu ziyaret etmek için tahta bir merdiven yaptırmıştı: Üzerine - özellikle gözlerine - damlayan boya yüzünden suratı çarpılmış, delilik gibi görünebilecek bir sessizliğe bürünmüş halde buluyordu sanatçıyı. "Şanın bedeli" terazinin öteki kefesinde duran dara, buydu.
Babası Lodovico'ya yazdığı buruk mektubunda "Piero de' Medici" diyordu, "benden bir heykel yapmamı istedi, ben de mermeri satın aldım. Sonra, işe başlamadım, çünkü bana söz verdiği şeyi yerine getirmedi, bu yüzden kendimle baş başbaşayım..."
Gençken yazılmış bu cümlede, daha o zamandan yalnızca bir tutum değil, neredeyse bir yaşam ilkesi dile getirilir. O zamandan sonra, uzun ömrünün sonuna dek, yalnızlığı yeğleyen Michelangelo, bir tek kendisiyle dost olacak, kendisiyle baş başa kalacaktır.